testicoz.org

Test Çöz , Online Soru Çöz , İnteraktif Testler

testicoz.org > Açık Lise Testleri > Açık Lise Konu Anlatımları > Demokrasi ve İnsan Hakları 1-2 Konu Anlatımı

Demokrasi ve İnsan Hakları 1-2 Konu Anlatımı

Test
: Demokrasi ve İnsan Hakları 1-2 Konu Anlatımı
Soru Sayısı
: Demokrasi ve İnsan Hakları 1-2
2016-2017 Müfredatına uygundur.
Demokrasi ve İnsan Hakları 1-2 Konu Anlatımı

Bu ders notu tek kitaptır. Demokrasi ve İnsan Hakları Eğitimi 1-2 ders notunun tamamından sorumlu olacaklardır.

Ünite 1 : İNSAN HAKLARI, HUKUK VE DEVLET
1. KONU
Temel Kavramlar

Kişilere yasa ve yönetmeliklerle verilen somut hakları güvence altına alan ve anayasada yer verilen soyut ve genel nitelikli haklara “anayasal haklar” ya da “temel haklar” denir.

Anayasada yer alan Temel Hak ve Özgürlükler aşağıdaki gibi sınıflandırılmıştır;

a) Koruyucu Haklar
Kişileri, devlete ve topluma karşı koruyan hak ve özgürlüklere koruyucu haklar denir. Anayasa’mızda koruyucu haklar “Kişinin Hak ve Ödevleri” başlığı altında sayılmıştır. Başlıklar halinde bu haklar; kişi dokunulmazlığı (m.17), zorla çalıştırma yasağı (m.18), kişi hürriyet ve güvenliği (m.19), özel hayatın gizliliği (m.20), konut dokunmazlığı (m.21), haberleşme özgürlüğü (m.22), yerleşme ve seyahat özgürlüğü (m.23), din ve vicdan özgürlüğü (m.24), düşünce ve inanç özgürlüğü (m.25), basın özgürlüğü (m.28), dernek kurma özgürlüğü (m.33), toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı (m.34), mülkiyet edinme hakkı (m.35) dır.

b) İsteme Hakları
Kişilerin devletten ve toplumdan isteyebilecekleri haklara isteme hakları denir.
Anayasa’nın “ Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan bu hak¬lar, ailenin korunması (m.41), eğitim ve öğrenim hakkı (m.42), çalışma ve sözleşme özgürlüğü (m.48), çalışma hakkı (m.49), dinlenme hakkı (m.50), sendika kurma hakkı (m.51) toplu iş sözleşmesi hakkı (m.53), grev hakkı (m.54), konut hakkı (m.57), gibi haklardır.

c) Katılma Hakkı
Kişinin siyasal gücün kullanılmasına katılmasını sağlayan haklara katılma hakları denir. Bu haklar, Anayasa’nın “Siyasal Haklar ve Ödevler” başlığı altında düzenlenmiştir. Anayasaya göre bunlar, vatandaşlık hakkı (m.66), seçme, seçilme hakları (m.67), siyasal partilerle ilgili haklar (m.68,69), kamu hizmetlerine girme hakkı (m.70), vatan hizmeti hakkı (m.72), vergi ödevi (m.73), dilekçe hakkı (m.74) gibi hak ve özgürlüklerdir.
Kitabınızın sonunda Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklere yer veren “ikinci kısmı” ek olarak verilmiştir. Lütfen burayı inceleyerek yukarıda başlıklar halinde verilen hakların neleri içerdiğini, hangi hak ve özgürlüklere sahip olduğunuzu öğreniniz.
Temel haklardan bazıları, yaşama hakkı, kişi dokunulmazlığı, sağlık hakkı eğitim hakkı, dilekçe hakkı, özel yaşamın gizliliği ve seçme ve seçilme hakkıdır.

Yaşama Hakkı
Yaşama hakkı kişilerin en temel haklarındandır. Yaşama hakkından mahrum olan biri diğer haklarından yararlanamaz. 1982 Anayasası’nın 17. maddesinde “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” ifadesiyle yaşama hakkı anayasal güvenceye kavuşturulmuştur. 2004 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle maddenin devamındaki istisna hallerinden “mahkemelerce verilen idam cezalarının infazı” ibaresi çıkartılarak idam cezası da kaldırılmış, böylece yaşama hakkının önündeki engeller tamamen kaldırılmıştır.

Kişi Dokunulmazlığı
Kişi dokunulmazlığı, yaşama hakkını tamamlayıcı niteliktedir. Kişinin maddi ve manevi bütünlüğünü korumaya yönelik bir haktır. Kişi dokunulmazlığı Anayasa’nın 17. maddesinde “Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz.
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.” ifadeleriyle yer almıştır.

Sağlık Hakkı
Sağlık hakkı herkesin yaşamını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmek için devletten gerekli çalışmaları yapmasını isteme hakkıdır. Devlet kişilerin sağlık haklarının gerçekleşmesi için sağlık kuramlarını oluşturarak halka sağlık hizmeti vermeli, koruyucu sağlık hizmetleri yürütmeli, kişileri sağlıklı ve dengeli bir biçimde beslenebilecekleri yaşam standardına ulaştırmak ve çevreyi insanların yaşamlarını sağlıklı bir şekilde sürdürebilecekleri duruma getirmelidir. Anayasa’nın 56. maddesi sağlık hakkına yer vermektedir.

Buna göre, “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”

Eğitim Hakkı
Demokratik toplum düzeninin kurulması ve insan haklarının yaşama geçirilebilmesi için eğitim temel bir şarttır. Kişiler demokrasi bilincini ancak eğitim yoluyla kazanabilirler. Toplumdaki sosyal eşitsizlikler eğitim yoluyla azaltılabilir. Bu nedenle devlet için vatandaşlarına eğitim vermek bir görevdir. Her vatandaşın eğitilmeyi isteme hakkı vardır. Eğitim hakkı Anayasa’nın 42. maddesinde yer almıştır. Buna göre; “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz … İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır … Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır…”

Dilekçe Hakkı
Anayasa’nın 74. maddesinde “Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir.” denilmektedir. Dilekçe hakkı herhangi bir konuda mağdur olan, devletin ya da kişilerin demokrasi ve insan haklarına aykırı davranış ve uygulamalarına maruz kalan kişilerin mağduriyetlerini yetkili makamlara yazılı olarak bildirerek mağduriyetlerinin ortadan kaldırılmasını isteme haklarıdır.

Özel Yaşamın Gizliliği
Her insanın kendine özgü bir
özel yaşamı vardır. İnsanlar kendilerini ilgilendiren konuların başkaları tarafından bilinmesinden rahatsızlık duyabilirler. Devlet kişilerin özel yaşamına müdahale etmemeli, kişilerin birbirlerinin yaşamına müdahale sayılabilecek davranışlarına engel olmalıdır. Özel yaşamın gizliliğinin korunması “konut dokunulmazlığı” ve “haberleşme hürriyeti” ile olur. Mahkeme kararı olmadıkça kimsenin konutu aranamaz, telefonu dinlenemez. Güvenlik görevlilerinin konutları arayabilmek için yetkili makamlardan izin almaları gerekir. Özel hayatın gizliliği ile ilgili hükümler Anayasa’nın 20, 21 ve 22. maddelerinde yer almıştır. Maddelerde “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”, “Kimsenin konutuna dokunulamaz.”, “Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.” ibareleriyle özel hayatın gizliliği anayasal güvenceye kavuşturulmuştur.

Seçme ve Seçilme Hakkı
Seçme ve seçilme hakkı çoğulcu demokrasinin bir gereğidir. Herkesin ülke yönetiminde söz hakkı vardır. Bu hak seçme ve seçilme hakkıyla kullanılır. Vatandaşlar oy kullanarak seçimlerde tercihlerini bildirebilecekleri gibi, aday olarak da ülkenin yönetimine talip olabilirler.

3. Adalet, Hukuk ve Devlet Kavramları
Adalet, hukuk ve devlet kavramlarını açıklamaya önce devleti açıklamakla başlamak gerekir. Çünkü devleti anlamadan hukuk kavramını, hukuk olmadan da adalet kavramını anlamlandırmak hayli güçtür.

Sevgili öğrenciler; insanı diğer canlı türlerinden ayıran sayısız özelliği vardır. Bu ayıt edici özelliklerin en önemlilerinden biri, insanın toplumsal varlık (Homo socius) o luş udur. Şüphesiz insan dışındaki pek çok canlıda toplu (sürü) halde yaşamaktadır. Fakat insan dışındaki canlıların sürü halinde yaşaması tamamen içgüdüseldir. Hâlbuki insan tamamıyla bilinçli olarak, aklı ve özgür iradesiyle toplu halde yaşamayı tercih eder.

İnsanları toplu halde yaşamaya iten çeşitli nedenler vardır. Bunlardan biri ortak ihtiyaçların karşılanmasıdır. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere paralel olarak artan ve çeşitlenen insan ihtiyaçları, insanları bir arada yaşamaya mecbur etmektedir. Hiçbir insan kendisi için gerekli olan mal ve hizmetlerin tamamını kendisi karşılayamaz. Toplumdaki bütün bireyler farklı mal ve hizmetler üretir ve bütün bireyler güçleri ölçüsünde bu mal ve hizmetlerden yararlanırlar. Böylece dikiş dikmesini bilmeyen biri elbise giyebilir ya da hiç inek görmemiş biri süt içebilir.

İnsanları bir arada yaşamaya iten bir diğer neden de bir arada olmaktan sağladıkları duygusal doyumdur. İnsana özgü sevgi, nefret, kıskançlık, annelik, babalık, hoşgörü vb. duyguların gerçekleşebilmesi başka insanların varlığını zorunlu kılar.

Tabiattaki canlıların belki de en zayıfı ve gelişimini en uzun sürede tamamlayanı olan insan ancak toplum sayesinde varlık bulur. Tabiatta tek başına bırakılmış bir bebeğin yaşamını devam ettirebilmesi imkânsız gibidir. Üstelik yaşamını devam ettirebilse bile dış görünümü hariç, insani hiçbir özellik kazanamaz. İnsan ancak toplum sayesinde varlık bulur ve güçlü olur.

İnsan toplumlarının geçmişini araştıran antropoloji biliminin verilerine göre insanların kurdukları ilk topluluklar klanlar ve boylardı. Avcılık ve toplayıcılıkla ya da sınırlı tarımsal faaliyetlerle geçinen ve yan göçebe olarak yaşayan bu ilkel toplumlarda toplumsal yaşamı idare eden basit kurallar vardı. Toplumun her bireyi bu kurallara uymak zorundaydı. Yöneten ve yönetilen ayrımı bulunmuyordu. Zamanla bu küçük insan toplulukları askeri, dini ya da ticari sebeplerle bir araya gelerek tarihteki ilk devlet tipi olan şehir devletlerini ( site devleti ) kurdular.

Farklı dinlerin anlayış ve kurallarının hüküm sürdüğü küçük toplulukların şehir devletlerinde bir araya gelmesi, toplumun bütün bireylerince paylaşılan bir takım kuralların varlığını ve bir örgütlenmeyi zorunlu hale getirdi. Şehir devletleriyle birlikte mesleki ve teknik iş bölümü yaygınlaşmaya başladı. Terzilik, ustalık vb. zanaat kolları, askerlik, yöneticilik, din adamlığı gibi meslekler ve toplumsal sınıflar ortaya çıkmaya başladı.

Devlet yukarda sayılan şartların ortaya çıkmasıyla ortaya çıkan bir olgudur. Tarihte ilk olarak şehir devletleriyle ortaya çıkan devlet daha sonra imparatorluklar şekline dönüşmüş, imparatorlukların zayıflaması feodal devletleri ortaya çıkarmış, 16.yy. da yapılan Wesfalia barış antlaşmasıyla bugünkü modern devletlerin öncüsü sayılan ulus devletler ortaya çıkmıştır.

En basit ve yalın bir tanımla devlet, birlikte yaşamak üzere örgütlenmiş insan toplumudur. Bir başka tanımla devlet, yerleşik bir topluluğun hukuksal ve siyasal açıdan örgütlenmesi sonucu oluşan, tüzel kişiliğe ve egemenliğe sahip soyut varlıktır. Bu anlamda devleti kişileştirmek bir yanlış anlamadan ibarettir. Devlet düşünen, karar alan ve uygulayan somut bir varlık değil soyut bir örgütlenmedir. Gerçekte devletten bahsederken insanları, kurum ve kuralları kastetmiş oluruz. Devlet adaletsiz dediğimizde, devlet erkini (güç) elinde bulunduranların ya da kuralların adaletsizliğinden bahsetmiş oluruz. Devletin bir hakkımızı çiğnediğini söylerken gerçekte, devlet adına karar alan ve uygulayanların, devletin karar alma ve uygulama mekanizmalarını elinde bulunduranların haklarımızı çiğnediğini söylemiş oluruz.
Devletin varlığı için bazı öğelerin varlığı zorunludur. Bunlar olmaksızın bir devletin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Bunlar:

1. Halk: Ortak bir amaçla bir araya gelmiş insanlara halk denir. Halk ve millet kavramları aynı değildir. Halk somut bir varlıktır. Belli bir zamanda belli bir yerde yaşayan insanları ifade eder. Hâlbuki millet soyut bir varlıktır. Türk halkı denildiğinde halen ülkemizde yaşayan insanlar ifade edilirken, Türk Milleti denildiğinde dünyanın birçok ülkesinde yaşamakta olan ve geçmişte yaşamış geniş bir insan topluluğu ifade edilir. Bir millet olmadan devletin varlığından söz edilebilir fakat halk olmaksızın devletin varlığından söz edilemez. Söz gelimi Irak Devleti bir Irak milleti olmaksızın vardır. Fakat Irak halkı olmasaydı Irak devleti olamazdı.

2. Ülke: Bir devletin var olabilme
si için devleti oluşturan halkın yaşadığı, devletin egemenlik alanını oluşturan bir toprak parçası(vatan=yurt)nın olması gerekir.

3. Egemenlik: Devletin varlık koşullarından biri de egemenliktir. Egemenlik devletin sınırsız ve koşulsuz bir bağımsızlığa sahip olması, ülke içinde kendine rakip başka bir gücün bulunmaması, uluslararası alanda ise diğer devletlerle eşit iradeye sahip olması demektir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi insan toplumsal bir varlıktır. İnsan toplumları insanların bir araya gelmeleri sonucu oluşmuş bir kalabalık, sayısal bir çokluk değildir. Toplumu oluşturan bireyler belli bir amaç için bir araya gelirler ve sürekli bir ilişki içindedirler. Birbirinin varlığından haberdar birden fazla kişinin belli bir amaçla bir araya gelmesine sosyal ilişki denir. İnsanlar arası ilişkiler gelişigüzel değil belli kurallar çerçevesinde gerçekleşir. Yani sosyal ilişkileri düzenleyen birtakım kurallar vardır. Birbirleriyle yakından ilişkili olan bu kurallar, ahlak kuralları, din kuralları, gelenekler, örfler ve hukuk kurallarıdır. Sosyal ilişkileri düzenleyen kurallar arasında hukuk kuralları ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Hukuk hak kelimesinin çoğuludur. Haklar anlamına gelir. Hukuk bir devlette tüzel ya da gerçek kişilerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini adalete uygun olarak düzenler. Kişilerin sahip oldukları hak ve yükümlülüklerin sınırlarını çizer.

Hukuk kurallarının varlık nedeni kamu düzeninin sağlanması ve sürdürülmesidir.

Kişilerin ne zaman, nerede ve nasıl davranacaklarını belirleyen hukuk kurallarının olmadığı bir insan toplumunda kargaşa egemendir. İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen diğer sosyal ilişki kuralları toplumsal düzeni sağlamada yetersiz kalır. Çünkü bu kurallar hem kişiden kişiye değişir, hem de yaptırım güçleri zayıftır. Herkesin ahlak anlayışı, gelenek ve görenekleri farklı olabilir. Üstelik ahlaka ve geleneklere aykırı davranışlarda bulunanlara uygulanan yaptırımlar ayıplama ve kınama şeklinde olduğundan kişilerin olumsuz davranışlarını engellemede yetersiz kalabilirler. Hâlbuki hukuk kuralları kamu gücü tarafından korunan güçlü yaptırımlar içerirler. B u yaptırımlar, özgürlüğü kısıtlayıcı ya da mali yaptırımlar şeklinde olabilir. Hukuk kural-larını çiğneyenler devletin güvenlik güçlerini ve adli makamlarını karşılarında bulurlar.

Hukuk kuralları anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelge olarak sıralanırlar. Mahkemelerce daha önce verilen kararlar da hukuk kurallarının bir parçasını oluşturur. Eğer bir anlaşmazlık konusunda yazılı bir hüküm yoksa toplumda geçerli olan örf ve adetler de anlaşmazlığın çözümünde etkili olur. Alt kademedeki bir hukuk kuralı da bir üst kademedekine uygun olmak zorundadır.

Kanunlar yasa koyucu tarafından kabul edilir. Kanunların nasıl uygulandığını gösteren tüzükler Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanır. Fakat Bakanlar Kurulu tüzükleri hazırlarken devletin en yüksek danışma organı olan Danıştayında görüşünü almak zorundadır. Daha alt kademedeki hukuk kuralları bakanlıklar tarafından hazırlanır.

Hukuk kuralları şekli bakımından emredici, tanımlayıcı, yorumlayıcı ve tamamlayıcı nitelikte olabilir. Bütün hukuk kurallarr emir ve yasaklar içermez. Söz gelimi 657 sayrlr Devlet Memurlarr Kanunu’nun 4. maddesi “Mevcut kuruluş biçimine bakrlmaksrzrn, Devlet ve diğer kamu tüzel kişiliklerince genel idare esaslarma göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerini ifa ile görevlendirilenler, bu Kanunun uygulanmasrnda memur sayrlrr.” ifadesiyle devlet memurunu tanrmlamrştrr. Burada bir yaptrrrm ya da yasak söz konusu değildir. Emredici hukuk kurallarr kişileri belli bir şekilde davranmaya zorlar. Örneğin Medeni Kanun’un 141. maddesine göre evlilik akdi ancak evlendirme memuru huzurunda yaprlabilir. Bu kurala göre kişilerin başka türlü davranmalarr olanaksrzdrr. Kanuna aykm olarak imam nikâhr ile evlenenlerin evlilikleri geçersiz sayrldrğr gibi, böyle davrananlar kanunun öngördüğü cezaya da çaptırılırlar.

Hukuk düzeninin gerçekleştirmeye çalıştığı şey adalet idesidir.

Adalet kavramı tanımlanması çok güç bir kavramdrr. Bu nedenle adalet kavramrm tanrmlamak yerine tartrşmak daha yararlr olacaktrr.

Genellikle adalet, hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk olarak tanımlanmaktadır. Fakat hukuka uygun olan her şey adaletli olmayabilir. Söz gelimi yasaya uygun olarak toplanan bir verginin adaletli olmadığı ileri sürülebilir. Hak anlayışı ve hukuk sistemleri farklılık gösterebilmekte ve bu doğrultuda kişilerin ve toplumların adalet anlayışları da farklılaşabilmektedir.

Antik Yunan düşünürlerinden Aristoteles (MÖ. 384-322) dağıtıcı adaleti, malların ve şerefin herkesin toplumdaki durumuna göre dağıtılması, denkleştiriri adaleti de cezanın suçun, tazminatın ise haksız fiilin doğurduğu zararı ortadan kaldırması olarak g örmüştür. Denkleştiriri adalet, hukuki ilişkileri düzenleyen genel ve objektif standartlara ulaşmayı hedefler. Gözü bandajlı ve kime verdiğini bilmeden adalet dağıtan adalet ilahesi Themis (Resim 1.9) denkleştiriri adaletin sembolüdür. Aristoteles’in hocası Platon (MÖ 427-347) hak ve adaletin güçlüler tarafından kendi işlerine gelecek biçimde yorumlanabileceğini ileri sürmüştür.

Ünlü hukukçu Grotius (1583-1645) söze bağlılığı, İngiliz filozofu Hobbes (1588-1679) sözleşmeye uygun davranmayı, Alman filozofu Kant (1724-1804) şerefli yaşamayı, herkese payına düşeni vermeyi ve kimseye zarar vermemeyi Rawls hakkaniyete ve eşitliğe uygunluğu, eşitliği ve özgürlüğü adalet olarak görmüştür. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Neredeyse insan sayısı kadar farklı adalet anlayışı vardır.

Çağımızda da hangi hukukun adalete uygun ve doğru olduğu konusundaki fikir farklılıkları devam etmektedir. Bunun nedeni, kişilerin sahip oldukları adalet fikrinin; kendi kişisel çıkarlarından, inançlarından, mensubu bulundukları toplumun, sosyal grubun özelliklerinden ve kişilerin mizaç ve karakterinden etkilenmesidir.

Amacı ve kapsamı bakımından hukuk sistemleri arasında farklılıklar bulunur. Hukuk sistemleri arasındaki bu farklılıklarda adalet anlayışının farklılık göstermesine neden olur. Söz gelimi herkese hak ettiği cezanın verilmesi gerektiğini savunan bir hukuk sisteminin adalet anlayışıyla hukuku sosyal
bir koruma aracı sayan ve suç işleyenlerin ruhsal eksikliklerinin göz önüne alınması gerektiğini savunan bir hukuk sisteminin adalet anlayışı birbirleriyle çelişir durumdadır. Toplumca paylaşılan, çoğunluk tarafından kabul edilen şeylerin adalet olduğu savunulabilir. Fakat bu çoğunluğun adaleti olmaktan öte gidemez.

Sonuçta adaletle ilgili tartışmalar geçmişten günümüze hep var olmuştur. Fakat tıpkı ahlaki yargılar gibi adalet idesi de objektif bir temel üzerine oturtulamamıştır. Genelde adaletle ilgili herkesin ittifakla kabul ettiği temel değerler vardır. Bunlar:
–  Herkesin yasalar karşısında eşit sayılması,
–  Ahlakça olumsuz kabul edilen fiillerin hukuk tarafından da suç sayılması,
–  Benzer suçlara benzer cezalar verilmesi,
–  Vatandaşların “nimette ve külfette” eşit olmaları gibi sıralanabilir.

Devletin temel varlık nedenlerinden biri adaletin gerçekleştirilmesidir. Devletler bu görevlerini hür ve bağımsız yargı organları aracılığı ile gerçekleştirmeye çalışırlar. 1982 Anayasası’nın 5. maddesinde “…kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkesiyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığını geliştirmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” devletin amaçları arasında sayılmaktadır.

2. KONU
İnsan Hakları ve Devlet

1. Hukuksal Bir Kurum Olarak Devlet
Devlet birlikte yaşamak için örgütlenmiş insanların oluşturduğu soyut bir varlıktır. Başka bir ifadeyle devlet, bir toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan insanların örgütlenme biçimidir. Bir toplumda; kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen, kuralları oluşturan, kişilerin birbirleriyle olan anlaşmazlıklarını çözüme kavuşturan, insanlar arasında işbölümü ve dayanışmayı sağlayan, insanların bireysel ve kollektif ihtiyaçlarını karşılayan, insanları iç ve dış tehlikelere karşı koruyan, toplumda dirlik ve düzeni sağlayan kurum devlettir.

Devleti meydana getiren örgütlenme hukuk yoluyla olur.
Devletin ortaya çıkışı ile hukukun ortaya çıkışı eş zamanlıdır. Fakat bütün hukuk kuralları ve devlet sistemleri demokrasiyi, insan haklarını ve halkın egemenliğini gerçekleştirecek biçimde değildir.

Bugünkü devlet sisteminin ilk öncüleri site devletleridir. Site devletlerinden sonra imparatorluklar ortaya çıkmıştır. Ortaçağda egemen olan devlet tipi dini esaslara dayalı teokratik devletlerdir. İmparatorlukların zayıflamasıyla ortaya feodal devletler çıkmıştır. Bütün bu devlet tiplerinde törelere, dini kurallara, bir kişinin ya da bir grubun iradesine dayanan hukuk kuralları bulunuyordu. Ancak bunu pozitif hukukla karıştırmamak gerekir. Ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte akla ve bilime dayanan, kişinin doğasından ve sosyal kurallardan oluşan pozitif hukuk ortaya çıkmaya başladı.

Modern bir devlette devletin örgütlenmesi pozitif hukuka göre olur. Hukuk kurallarının en üstünde yer alan anayasalar devletin örgütlenmesini belirleyen temel yas alardır. Anayasalar devletin amaç ve görevlerinin neler olduğunu, devletin kuruluşunu, hangi organlardan oluştuğunu, kişilerin hak ve görevlerinin neler olduğunu, devletin işleyişinin ve düzeninin nasıl sağlanacağını açıklarlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısı Anayasada belirtilmiştir. Henüz Cumhuriyet kurulmadan önce yapılmış olan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası kabul edilen 1921 Anayasası da dâhil olmak üzere dört Anayasamız vardır. Bunlar 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalan’dır. 1921, 1924 ve 1961 Anayasaları yürürlük-ten kaldırılmıştır. Halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın “B aşlangıç” bölümünde ve “Genel Esaslar” başlığını taşıyan “Birinci Kısım” da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dayandığı temel esaslar ve devletin şekli belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devlet sisteminin dayandığı temel esaslar;

–  Atatürk Milliyetçiliği ve Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlılık,
–  Dünya milletler ailesinin eşit bir ferdi olma,
–  Çağdaş uygarlık düzeyini yakalama,
–  Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması,
–  Kuvvetler ayrılığı,
–  Üniter devlet yapısı ve laiklik,
–  Temel hak ve hürriyetlerin kullanılması önündeki engellerin kaldırılması,
–  Yurtta ve dünyada barış,
–  Hukukun üstünlüğüdür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısı Anayasanın “Birinci Kısmında” yer alan on bir maddede şekillenmiştir. 1982 Anayasası’nın 1. maddesi devletin şeklini,
2. maddesi Cumhuriyetin niteliklerini, 3. maddesi devletin dilini, bayrağını, millî marşını ve başkentini belirlemiştir. 4. maddede ilk üç maddenin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez olduğunu hükme bağlamıştır. Anayasanın 5. maddesi devletin amaç ve görevlerini belirtir. 6. madde egemenlik hakkının kime ait olduğunu ve nasıl kullanılacağını belirler. 7, 8 ve 9. maddelerde devletin organları sayılmıştır. 10. madde kanun önünde eşitliğe yer vermiş, ll.madde ise Anayasanın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını hükme bağlamıştır. Kitabınızın sonunda Ek l’de 1982 Anayasası’nın “Birinci Kısmı” verilmiştir. Bu kısmı inceleyerek Devletimizin dayandığı esasları öğreniniz.

2. Laik Devlet ve İnsan Hakları
Laik sözcüğü Latince laicus kökünden gelmektedir. Kelime anlamı bakımından ruhani olmayan, dine dayanmayan, dünyevi gibi anlamlar içermektedir. Kavramsal anlamı bakımından laiklik bir devlet ve hukuk sistemini ifade eder. Laikliğin ifade ettiği devlet sisteminin ne olduğunu, hangi esaslara dayandığını, insan hakları ve demokrasi açısından öneminin neler olduğunu ifade etmeden önce, laikliğin bir devlet sistemi olarak ortaya çıkmasında etkili olan gelişmelere değinmek yararlı olacaktır.

Orta Çağda Hristiyanlık dini ve bu dini kendi dünyevi çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla kullanan bir ruhban sınıfı Batı dünyasında iki başlı bir yönetimin oluşmasına yol açmıştı. Bu yönetimlerden biri kral tarafından yapılan dünyevi yönetim, diğeri kilise tarafından yapılan ruhani yönetimdi. “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrının hakkı Tanrıya” ifadesi bu iki başlılığı açıklamak için kullanılan bir değimdir.

Bu iki başlı yönetimde kral ve kilise kendi güçlerini ve hükümranlık haklarını arttırmak için bir mücadeleye girişmiş, halk ağır vergiler altında ezilmiş ve pek çok savaş yaşanmıştır. Özellikle Almanya’da kilise aşırı lüks peşine düşmüş ve bu lüksün bedelini karşılayabilmek için halktan ağır vergiler toplama yoluna gitmiştir. Kilise bir taraftan halktan topladığı vergilerle lüks içinde yaşarken bir taraftan da halka gereksiz ve abartılı bir kadercilik telkin etmiş, hiç yaşamadıkları fakirliği ve sefaleti adeta övünülecek bir şey olarak halka kabul ettirmeye çalışmıştır.

Kilisenin halk üzerindeki egemenliğini devam ettirebilmesi ancak halkın cahil kalmasıyla mümkün olabilirdi. Eğitimli, düşünen, sorgulayan, araştıran ve farklı fikirler ortaya koyabilen bir halk, kilise için tehlikeliydi. Kutsal kitabı okuyup anlayabilen insanlar, dinin ruhban sınıfının kendilerine öğrettiklerinden farklı olduğunu görüp kiliseye karşı gelebilirlerdi. Bu nedenle kilise sistemli olarak her türlü eleştirel ve sorgulayıcı düşüncenin üstüne gitmiş, kilisenin istediğinden farklı düşünenleri ortadan kaldırmaya çalış
mıştır. 10. yy. dan itibaren bu nedenlerle Aforoz (dinden çıkarma) müessesesi ve Engizisyon Mahkemeleri ortaya çıkmış, kilisenin düşündürmek istediğinden farklı düşünen herkes Engizisyon Mahkemelerinde yargılanarak ağır cezalara çarptırılmıştır.

Kilise çevresindeki bu sahte din adamları sınıfının adaletsiz uygulamaları halkı dinden soğutmuştu. Bir taraftan krallar kiliseye karşı siyasi mücadele verirken bir taraftan da düşünce dünyasında bir mücadele başlamıştı.

Dante eserlerinde kraldan yana tavır koymuştu. Padovalı Marsilius’da kiliseyi görev ve yetkilerini aşan sapkın bir kurum olarak görmüştür. Marsilius, toplumun tanrısal değil doğal bir iş birliği sonucu olduğunu savunur. Bunun sonucu ise kiliseden ve dinden bağımsız bir hukuk anlayışının gelişmesidir. 14.yy. da Ockhamlı William kilisenin kutsal kitapla Hristiyanlara verilmiş olan özgürlüğü yok ederek insanları köleleştirdiğini düşünmüş ve ruhban sınıfına karşı tavır geliştirmişti.

Ulus devlet fikrinin oluşmaya başlaması kilisenin gücünü kırmıştı. Rönesansla birlikte laik temele dayalı toplum ve hukuk sistemi kurma çabaları daha da güçlenmiştir. Özellikle Martin Lutter King’in başlattığı reform hareketleri laiklik sürecinin güçlenmesine neden olmuştur. Machiavelli laik dünya görüşünü temele alan bir siyaset anlayışını ortaya çıkartan ilk düşünürdür. Locke ve Voltaire gibi düşünürler vicdan özgürlüğünün önemini vurguladılar. Nihayet bütün bu düşünceler ve yürütülen mücadeleler 1789 Fransız İhtilali’yle birlikte somut sonuçlar verdi ve devletin alanı ile dinin alanı birbirinden ayrıldı.

Osmanlı devleti, devlet ve toplum yapısı açısından kendine has özellikler göstermekteydi. Osmanlıda hukuk ve devlet sistemi kısmen dini hükümlere kısmen de örflere dayanıyordu. Osmanlıda din ve devlet yönetimi padişahların manevi varlıklarında birleştirilmiştir. Bu nedenle Batıdakine benzer bir iki başlı yönetin Osmanlıda hiçbir zaman olmamıştır. Gerek Osmanlı Devleti’nde gerekse diğer Müslüman ülkelerde dinin manevi atmosferinden yararlanarak şahsi çıkarlar elde etmeye çalışan kişi ve gruplar olmuş, bu gruplar çeşitli sorunlara yol açmıştır.

Yukarıda anlatılan gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkan laiklik, bugün bütün çağdaş devletlerin bir niteliği haline gelmiştir.
Kavramsal anlamı bakımından laiklik iki boyuttan oluşur.

Laikliğin birinci boyutu din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, devleti oluşturan kurumların, kuralların ve hukuk sisteminin dini esaslara, dinin emir ve yasaklarına göre değil de, pozitif hukuk kurallarına dayandırılmasıdır.
Laik bir devlette devlet sistemi, çağın gereklerine, akıl ve mantık ilkelerine ve bilimsel esaslara göre oluşturulmuş kurallara dayanır. Anayasanın “B aşlangıç” b ö lü mün de “…kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle kanştırılamayacağı;…” ifade edilerek laikliğin bu gereği güvenceye kavuşturulmuştur.
Laikliğin ikinci boyutu, din, vicdan, kanaat ve ibadet hürriyetinin sağlanmasıdır.

Herkes istediğine inanmakta ya da hiç inanmamakta serbesttir. Laik bir devlette farklı dinlere, dinlerin farklı yorumlarına (mezhep) inanan, hiçbir dine ya da tanrıya inanmayan kişi ve toplum kesimleri eşit muamele görürler. Bunlar arasında kamu hizmetlerine katılma ya da kamu hizmetlerinden yararlanma noktasında hiçbir ayrım yapılmaz.

Laik bir devlette kişilere inançlarından ya da inançlarının gereği olan tutum ve davranışlarından dolayı baskı yapılmaz.

Kimse başkalarını inanmaya ya da ibadete zorlayamaz. Anayasanın 24. Maddesinde: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” ibareleriyle inanç ve ibadet özgürlüğü güvenceye alınmıştır.

Laik devlet kişilerin inançlarına karışmadığı gibi kişilerin birbirlerinin inançlarına karışmalarına da engel olur. Laiklik devlete bir takım ödevler yüklediği gibi kişilere de ödevler yükler. Kişiler birbirlerinin inançlarına karşı hoşgörülü ve saygılı olmalıdır. Ancak demokrasinin hoşgörü ve saygının olduğu laik bir devlette insan hak¬ları gerçekleşebilir. Aksi halde toplumdaki uyum ve denge bozulur, yerini kavga ve huzursuzluk doldurur.

3. Hukuk Devleti ve İnsan Hakları
İstisnasız bütün devletler yasalarla yönetilirler. Hatta hukuk kuralları bulunmaksızın bir devletin var olamayacağı da ileri sürülebilir. “Monarşiyle yönetilen devletlerde bile kralın fermanı herkesin uymak zorunda olduğu bir hukuk kuralıdır.” Bu anlamda hukuk devleti ve kanun devleti aynı şeyi ifade etmezler. Bütün yönetim biçimlerinde, monarşilerde, diktatörlüklerde, teokratik ya da totaliter yönetimlerde de yasalar vardır. Yasalarla yönetilen kimi devletlerde yasalar baskıcı ya da adaletsiz olabilirler. Bu nedenle bir devletin hukuk devleti sayılabilmesi için birtakım niteliklere sahip olması zorunludur.

“Hukuk devleti” “polis devleti”nin karşıtı olarak doğmuştur. Buradaki polis güvenlik görevlisi anlamında değildir. Polis devleti hukuka bağlı olmayan devleti ifade eder. Polis devletinde devlet, kamu düzenini sağlamak için hukuk dışı her yola başvurabilir.

Devletin hukuka bağlı olması gerektiği İlkçağ Yunan düşünürleri Platon ve Aristoteles’ten bu yana söylenegelmiştir. Hukuk devleti anlayışı Ortaçağda devletin işleyişine ilişkin yapıdan çok toplumsal sözleşme anlayışına dayanıyordu. Bu anlayışa göre hükümdar sözünü yerine getirmezse yönetilenlerde hükümdara itaat borcundan
kurtulmuş sayılıyorlardı. İngiltere’deki ilk anayasal belge sayılan Manga Carta Libertetum’da bu duruma yazılı olarak yer verilmişti.

Yeniçağda hukuk devleti anlayışı J. Locke ve Montesquie’nun ortaya attığı kuvvetler ayrılığı ilkesi ile farklı bir boyut kazandı. 1789 ABD Anayasası’nda yer alan doğal haklar kuramı ve insan haklan anlayışı da hukuk devleti anlayışının gelişmesine neden oldu. Devletin başlıca varlık amacının yurttaşların özgürlüğünü, eşitliğini ve hukukun egemenliğini güvence altına almak olduğunu savunan Kantçı devlet felsefesine dayanan Alman hukuk sistemi “hukuk devleti “ anlayışını başlıca bir öğreti olarak ortaya koydu.

Bugün bütün demokratik rejimlerin temel niteliklerinden biri olan hukuk devleti ilkesi, 1961 Anayasasıyla devlet sistemimize girmiştir. 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, … sosyal bir hukuk Devletidir.” ifadesi ile hukuk devletini Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak sayılmıştır.
Hukuk devleti vatandaşlarına hukuki güvenceler sağlayan, devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu, bir devlet sistemini anlatır. Anayasa Mahkemesi de bir kararında hukuk devleti ilkesini “yönetilenlere en güçlü en etkin ve en kapsamlı biçimde hukuksal güvencenin sağlanması, tüm devlet organlarının ve işlemlerinin hukuka uygun olması” olarak tanımlamıştır.

Hukuk Devleti Olmanın Gerekleri
1- Temel Hak Ve Özgürlüklerin Güvence Altına Alınması
Bir devletin hukuk devleti olabilmesi için temel hak ve özgürlükleri güvence altına almış olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin güvenceye kavuşturulması bunlara Anayasada yer verilmesiyle mümkün olur. 1982 Anayasası’nın 12. maddesinde “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.” ifadesine yer verilerek temel hak ve özgürlükler anayasal güvenceye kavuşturulmuştur. Anayasanın “ikinci Kısmı” temel hak ve özgürlüklere yer vermiştir.

2- Kanun Önünde Eşitlik
Hukuk devletinde kişiler hiçbir ayrım gözetilmeksizin yasalar önünde eşittirler. Kanun önünde eşitlik konusuna daha önce değinildiğinden burada tekrar edilmemiştir.

3- İdarenin Hukuka Bağlılığı
İdare işlem ve eylemlerini hukuka uygun olarak yürütmek zorundadır. Anayasanın 11. maddesinde bu durum “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. …” şeklinde yer almıştır.

4- Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Denetimi
Anayasanın 11. maddesinde “ … Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” denilmektedir. 1961 Anayasasıyla kanunların Anayasaya uygunluğunu denetlemek için bir yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. 1982 Anayasası da bu yapıyı korumuştur. Kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleyecek bir organ olmasa Anayasaya aykırı kanunlar yapmak yoluyla insan haklarından ve hukuk devletinden kolayca sapılabilir.

5- Devlet Faaliyetlerinin Belirliliği

Hukuk devletinde devletin yapacağı faaliyetler önceden bellidir.
Vatandaşlar hukuki güvenlik içinde yaşarlar. Bu, vatandaşların hangi kurala tabi olduklarını bilmeleri ile mümkündür. Bunun için Resmi gazetede yayımlanmayan kanunlar geçerli sayılmaz. Hukuk devletinde kanunlar geri yürütülmez. Hiçbir kişi işlediği zamanda suç sayılmayan bir eylemden dolayı sorumlu tutulamaz. Kazanılmış
haklara saygı gösterilir. Suç ve ceza kanuna dayanır. Kimse kanunda suç sayılmayan bir eylemden dolayı suçlanamaz ve kanunda belirtilmeyen bir cezaya çarptırılamaz. Herkesin yargılanma güvencesi vardır. Kimse yargılanmadan suçlu sayılamaz.

6- İdarenin Yargısal Denetimi
Anayasanın 125. maddesinde “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” ibaresi bulunmaktadır. İdare makamları yaptıkları işleri hukuka uygun olarak yapmakla yükümlüdürler. İdarenin hukuk dışı bir uygulamasına maruz kalan herkes idare mahkemelerine dava açarak yanlışlığın ortadan kaldırılmasını isteyebilir.

7- Mahkemelerin Bağımsızlığı
Hukuk devletinde yargı bağımsızdır. Makamı mevkii ne olursa olsun kimse mahkemelere emir ve talimat veremez. Mahkemeler anlaşmazlığı yasalara ve hâkimlerin vicdani kanaatlerine göre çözerler. Bu durum Anayasada “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” ibaresiyle güvence altına alınmıştır.

8- İdarenin Mali Sorumluluğu
İdari makamlar yürüttükleri işler sırasında vatandaşa verdikleri zararı ödemek zorundadırlar. Hatta yapılan işte idari makamların hiçbir kusuru olmasa dahi (kusursuz sorumluluk) idare vatandaşın zararını tazmin etmek zorundadır.

9- Kuvvetler Ayrımı
Hukuk devletinde devlet erkinin tek bir merkezin elinde toplanmaması için bir takım mekanizmalar geliştirilmiştir. Hukuk devletinde devletin erkleri olan yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirlerinin alanına giremezler. Biri diğerinden daha üstün değildir.

10- Demokratik Rejim
Hukuk devletinin varlığı demokratik rejime bağlıdır. Çoğulcu demokrasinin olmadığı bir yerde hukuk devletinden de bahsedilemez.
Hukuk devleti ile ilgili söylenmesi gereken önemli bir nokta da bir devletin hukuk devleti olarak nitelendirilebilmesi için Anayasa ve yasalann hukuk devletinin gereklerine uygunluğunun tek başrna yeterli olmayacağrdrr. Bir hukuk devletinde uygulama da yasalar kadar önemlidir. Yasalar ne kadar adaletli ve hukuk devletinin gereklerine uygun olurlarsa olsunlar eğer uygulanmryorlarsa demokrasi ve insan haklarr açrsrndan hiçbir anlam ifade etmezler.

4- Sosyal Devlet ve İnsan Hakları
Sevgili öğrenciler daha önceki derslerimizden de hatrrlayacağrnrz gibi insan haklarrnrn tarihsel gelişimi içinde ilk önce ortaya çrkan haklar, “I. kuşak haklar” ya da “negatif statü haklarr” olarak da ifade edilen kişi hak ve özgürlükleri ile siyasal haklardrr. Yaşama hakkr, mülkiyet hakkr, düşünme ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkr, dernek ve siyasi parti kurma hakkr,
I. kuşak haklardan bazrlarrdrr.

Liberal devlet anlayrşrnrn gelişimi sonucu ortaya çrkan ve devlete sorumluluk yüklemeyen, daha çok devletin pasif kalmasrnr gerektiren I. kuşak haklar, Sanayi Devrimi sonrasrnda, 19.yy. sonlan ile 20.yy. da kapitalizmin yükselmesiyle kul- lanrlamaz duruma düşmüş ve devletin aktif rol almasrnr gerektiren, devlete sorumluluk yükleyen yeni bir takrm haklar ortaya çrkmaya başlamrştrr. “II. kuşak haklar”, “pozitif statü haklarr” olarak da ifade edilen bu haklar, ekonomik ve sosyal hak ve özgürlüklerdir. Sosyal ve ekonomik haklardan bazrlarr, “eğitim ve öğrenim hakkr”, “çalrşma ve sözleşme hürriyeti”, “sendika kurma hakkr”, “sosyal güvenlik hakkr”, “konut hakkr”drr. Ekonomik ve sosyal haklar olmaksrzrn diğer haklarrn kullanrlmasr imkânsrz hale gelmektedir. Söz
gelimi maddî imkânlardan yoksun birinin yaşama hakkrndan ya da seyahat hürriyetinden gerektiği gibi yararlanabilmesi imkânsrzdrr. Herkesin otomobil satrn alma hakkrnrn olmasr, herkesin otomobil alabileceği anlamrna gelmemektedir.

Sosyal ve ekonomik hakların gerçekleştirilmesi amacıyla aktif görev üstlenen devlet anlayışı olan “Sosyal Devlet” 20. yy. da ortaya çıkmaya başlamıştır. Kavramsal anlamı bakımından sosyal devlet [Refah Devleti (Welfere State)]; vatandaşlarının sosyal durumlarıyla, refahlarıyla ilgilenen, onlara asgari bir yaşama düzeni sağlamayı kendine ödev edinen devlet olarak tanımlanabilir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi sosyal devletin temel amacı, bir toplumu oluşturan bireylerin yasalar karşısında olduğu kadar, siyasal, sosyal ve ekonomik hayatın işleyişi içinde de eşit ve özgür olmalarını sağlamaktır. Sosyal devlet özel mülkiyeti ve hür teşebbüsü kabul eder, sosyal ve ekonomik demokratikleşmeyi gerçekleştirmeye yönelir.

Ülkemizde ilk defa 1961 Anayasası’nda yer verilen sosyal devlet anlayışı, 1961 ve 1982 Anayasalarında Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılmıştır. Her iki Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti … demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” ifadesine yer verilmiştir.

Sosyal Devlet Anlayışının Gerekleri 
1. Ekonomik Kalkınma ve Yoksullukla Mücadele
Sosyal devletin temel amaçlarından biri tüm toplumu ve tek tek bireyleri yoksulluktan kurtarmak ve kişilerin insanca yaşayabilmeleri için gerekli şartlan ve minimum gelir düzeyini garanti etmektir.

2. Gelir Adaleti ve Eşitlik
Sosyal devletin temel amaçlarından biri de toplumu oluşturan bireyler arasındaki gelir adaletini sağlamak, ekonomik ve sosyal eşitliği gerçekleştirmektir. Kişilerin birbirlerinden farklı özellik ve yetenekleri vardır. Kişilerin sahip oldukları özellik ve yetenekleri kullanarak farklı işler yapmaları ve farklı gelir seviyelerine sahip olmaları kaçınılmazdır. Fakat kişiler kendi kaderlerine bırakılırlarsa zengin olanların sürekli zenginleşeceği, fakirlerin de daha da fakirleşeceği açıktır. Sosyal devletin görevi toplumdaki alt gelir grubu ile üst gelir grubu arasındaki ekonomik farklılığı azaltmaktır.
Diğer taraftan sosyal devlet, farklı statülere ve gelir seviyelerine sahip bireyleri eşit şartlarda değerlendirir.

3. Fırsat Eşitliği
Sosyal devletin amaçlarından biri de fırsat eşitliğini gerçekleştirmektir. Sosyal devlet bağlamında fırsat eşitliği hukuki eşitlik ile aynı şey değildir. Hukuk devletinde kişiler dil, din, cinsiyet, etnik köken, sosyal sınıf, gelir düzeyi vb. özelliklerine bakılmaksızın yasalar önünde eşit görülürler. Fakat bu gerçek bir eşitlik getirmez. Sosyal devlet açısından eşitlik, eşitsizlik yaratan şartların ortadan kaldırılmasıdır. Sosyal devlet anlayışına sahip devlet, özellikle eğitim yoluyla toplumdaki eşitsizlikleri ortadan kaldırır. Kişilerin çalışabilmesi için istihdam yaratır. İş kurmak isteyenleri kredilerle destekler. Çalışanların haklarını elde edebilmeleri için örgütlenmelerine ve yasal mücadele göstermelerine olanak tanır. Bunlar vb. yollarla toplumsal dengeyi kurar ve korur.

4. Sosyal Güvenlik
Toplumdaki bireyler çalışarak kendilerinin ve ailelerinin geçimi için gerekli olan geliri elde edebilirler. Fakat kişiler çeşitli nedenlerle hayatlarının belli dönemlerinde çalkamayabilirler. Söz gelimi kişi hastalanmış, iş bulamamış, çalışamayacak kadar yaşlanmış olabilir. Ailesi olmayanlar, yaşlı ya da kimsesizler olabilir. İşte böyle durumlarda kişilerin yoksulluğa düşmeden yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli sosyal kurumlann kurulması ve işletilmesi de sosyal devletin görevidir. Devlet çalışma yaşını ve yılını tamamlayanları emekliye ayırır ve emekli maaşı öder. Çalışma sırasında sakatlanan ve çalışamayacak duruma gelenlere sakatlık aylığı bağlar. Çalışanları öldüğünde eş ve çocuklarına bakar. Gazi ya da şehitlerin ailelerine bakar. Sakatlara, düşkünlere, yetim ya da terkedilmiş çocuklara bakmak için gerekli çalışmaları yapar. İşsizlere iş bulur. Bazı gelişmiş ülkelerde iş bulamayanlara maaş bağlar.
Ülkemizde Emekli Sandığı, BAG-KUR, ve SSK bu görevleri yerine getirmek için kurulmuş sosyal güvenlik kuruluşlarıdır. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, (SHCEK), Darülaceze, kadrn srğrnma evleri vb. kurumlarda bu amaçlarla oluşturulmuştur. Devlet bu görevleri bizzat gerçekleştirmenin yanr srra bu amaçla kurulan vakıf ve dernekleri de desteklemelidir. Ülkemizde sosyal güvenliğin gerçekleşmesi amacryla kurulmuş pek çok özel vakıf ve dernek bulunmaktadır.

5. Tam İstihdam ve İşsizlikle Mücadele
Sosyal devlet çalışabilir durumdaki herkesin çalışabilmesi için iş yerleri açar, açılmasını destekler, toplumdaki herkesin çalışabilmesi için gerekenleri yapar.

6. Sosyal Denge ve Barışı Sağlamak
Sosyal devletin temel amaçlarından biri de, sosyal dengeyi ve dolayısıyla sosyal bütünleşme ve banşı sağlamaktır. Sosyal devlet bu amaçla kişiler, sosyal sınıf ve zümreler ile farklı din ve mezheplere mensup olanların öncelikle yasalar karşısında eşit işlem görmelerini sağlamaya ve kişilerin, mensup oldukları sınıf, zümre, ırk, din veya mezhep nedeniyle ya da sahip olduğu ekonomik güçten ötürü ayrıcalıklı muamele görmesini engellemeye çalışır. Haksızlığa uğrayanları, güçsüz kişileri korur.

7. Ekonomik Büyüme ve Kalkınma
Ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanması, sosyal devletin en önemli amaçlarından biri olarak kabul edilmektedir. Sosyal devlet, ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanması amacıyla sermaye yatırımlarını teşvik eder, ekonomik faaliyetlerin tam istihdamı sağlayacak düzeyde gerçekleşmesi için gerekli koşulları ve ortamı sağlamaya çalışır. Bütün bunların sonucunda devlet; sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi alanlara müdahale ederek ülkenin beşeri sermayesi olan ve ekonomik kalkınmada hay¬ati bir önem taşıyan işgücünü geliştirmeye, sağlıklı ve verimli çalışması için gerekli ortamı hazırlamaya yönelik tedbirler alır.
Devlet, kişilerin sosyal ve ekonomik haklarını mali gücünün yeterliliği ölçüsünde yerine getirir.

3. KONU
İnsan Hakları, Devletin Örgütlenmesi ve İşleyişi

Yasama, yürütme ve yargı devletin üç organıdır.

Yasama yetkisini TBMM yerine getirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, genel oyla seçilmiş 550 milletvekilinden oluşur. TBMM’nin görevleri şunlardır:

    1. Yasaları yapmak, değiştirmek ve kaldırmak.
    2. Bakanlar kurulunu ve bakanları denetlemek.
    3. Bakanlar kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisi vermek.
    4. Bütçe kanunu tasarılarını görüşmek ve kabul etmek.
    5. Para basmak.

 

  1. Savaş ilanı vermek.
  2. Uluslar arası antlaşmaları görüşüp oylamak.
  3. Genel ve özel af çıkarmak.

Meclisin kabul ettiği yasa, Cumhurbaşkanına gönderilir. Cumhurbaşkanı bu yasayı 15 gün içinde onaylar veya bir daha görüşülmek üzere meclise geri gönderir. TBMM, geri gönderilen yasayı aynen kabul ederse söz konusu kanun yeniden Cumhurbaşkanına gönderilir ve Cumhurbaşkanı bu kez yasayı onaylamak zorundadır. TBMM yasa üzerinde değişiklik yaptıysa Cumhurbaşkanı yasayı yeniden veto ederek TBMM’ne iade edebilir. Süreç aynen işler.

İnsan haklarının anayasa ve yasalarla korunması gerekir. Ancak bu da yeterli değildir. İnsan haklarının uluslar arası antlaşmalarla da korunması gerekir.

Yürütme yetkisini Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu yerine getirir. Cumhurbaşkanı devletin başıdır ve yetkileri semboliktir. Bakanlar Kurulunun başında ise Başbakan bulunur. Asıl devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı makam Bakanlar Kuruludur.

Hükümetin uygulamaları TBMM tarafından denetlenir. Meclisin hükümeti denetleme yolları şunlardır:

Soru: Bir milletvekilinin bakanlar kurulu adına başbakandan veya bir bakandan, sözlü ve yazılı olarak bilgi istemesidir.
Meclis araştırması: TBMM üyelerinin, belli bir konuda bilgi edinmek için yaptığı incelemedir.
Genel görüşme: Belli bir konunun TBMM’nde görüşülmesidir.
Gensoru: Bir siyasi parti veya en az yirmi milletvekili bir bakanın veya bakanlar kurulunun düşmesi için önerge verir. Önerge TBMM’de oylanır. Eğer salt çoğunluk (üye tam sayısının yarısından bir fazlası) sağlanırsa bakan ve bakanlar kurulunun görevi sona erer. Bazen hükümetler de güvenoyu almak için önerge verebiliriler.

Meclis Soruşturması: TBMM üye tam sayısının en az onda biri başbakan veya bir bakan hakkında soruşturma açılması için önerge verir. Soruşturma sonucunda meclis, gerekli görürse ilgili kişinin Yüce Divana sevk edilmesine karar verebilir. Yüce Divan görevini Anayasa Mahkemesi yapar. Savcılık görevini ise Cumhuriyet Başsavcısı yürütür. Yüce Divan kararları kesindir.

Hükümetin uygulamaları meclis dışında idari yönden Danıştay ve mali yönden Sayıştay tarafından denetlenir.

Yasaların yürütülmesinde insan haklarına uyulması, yürütme görevini üstlenen kişilerin bu konuda bilinçli olması ve eğitim almasıyla sağlanır.

Yargı görevini ise Bağımsız Mahkemeler üstlenir. Mahkemeler eğer bağımsız olmazsa hükümetin yanında yer alırlar. Böyle bir durumda yargı organı, hükümetin insan hak ve özgürlüklerini yok etmesine yönelik eylemlerine karşı gereken önlemleri alamaz. Ayrıca yargının bağımsız olmaması yargıçların gelecek korkusu içinde olmasına yol açar. Bu nedenle anayasamızda hâkimlik ve savcılık teminatı getirilmiştir. Buna göre hiçbir hâkim ve savcı azlolunamaz, kendileri istemedikçe anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz, aylık, ödenek ve özlük haklarından yoksun bırakılamaz.

Mahkemelerin kararları da denetlenir. Mahkeme kararlarını denetleyen yüksek mahkemeler şunlardır: Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi.

Ünite 2 : YÖNETİM VE YAŞAM BİÇİMİ OLARAK DEMOKRASİ
1. KONU
Demokrasi Düşüncesinin Gelişimi ve Demokrasi Kavramı

Demokrasi nedir?Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Yunanca “dimokratia” sözcüğünden türemiştir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve bazı diğer sivil kurum ve kuruluşlar da demokrasi ile yönetilebilirlerDemokrasinin ana yurdu olan Eski Yunan’daki filozoflar Aristo ve Eflatun demokrasiyi eleştirmiş, o zamanlarda halk içinde “ayak takımının yönetimi” gibi aşağılayıcı kavramlar kullanılmıştır. Fakat demokrasi diğer yönetim şekillerinin arasından sıyrılarak günümüzde en yaygın olarak kullanılan devlet sistemi haline gelmiştir. Artık siyaset bilimciler hangi sistemin daha iyi işlediğinden çok hangi demokrasinin daha iyi işlediği tartışmalarına girmişler ve liberal, komünist, sosyalist, muhafazakar, anarşist ve faşist düşünürler kendi demokratik sistemlerinin erdemlerini ön plana çıkarmaya çalışmışlardır. Bu sebeple demokrasinin çok fazla sayıda değişik tanımı oluşmuştur.Demokrasi’nin tanımıDemokrasinin tanımı tartışması günümüzde hala devam eden bir tartışmadır. Bunun sebepleri:ülkelerdeki bazı kurumların görüşlerini haklı çıkartmak adına demokrasi tanımını kullanmaları, demokratik olmayan devletlerin kendilerini demokratik olarak tanıtma çabaları ve aslında genel bir kavram olan demokrasinin tek başına kullanılması (Anayasal demokrasi, sosyal demokrasi, liberal demokrasi vb.) gibi sebepler gösterilebilir.
Demokrasiye farklı atıflar:
1- Çoğunluğun yönetimi
2- Azınlık haklarını güvenceye alan yönetim.
3- Fakirin yönetimi.
4- Sosyal eşitsizliği yok etmeye çabalayan yönetim.
5- Fırsat eşitliği sağlamaya çalışan yönetim.
6- Kamu hizmetinde bulunmak için halkın desteğine dayanan yönetim.

 

2. KONU
Demokrasinin İlke ve Kurumlar

Demokrasi bütün dünyada vazgeçilmez bir ideali, bir özlemi dile getirmektedir. Dünyadaki hemen bütün ülkeler demokrasiyle yönetildiklerini iddia etmektedirler. Fakat birbirlerinden çok farklı ilke, değer, kurum ve uygulamalara sahip olan bu ülkelerin hepsinin demokrasi ile yönetildiklerini düşünmek yanlıştır. Demokrasinin olabilmesi, bir ülkenin yönetim biçiminin demokrasi olarak adlandırılabilmesi için birtakım ilke ve kurumlara ihtiyaç vardır. Bunlardan bazıları seçimler ve temsil, siyasi partiler, çoğulculuk ve katılım ve hukukun üstünlüğüdür.

1. Seçimler ve Temsil
Demokrasinin ilk ortaya çıkışı Yunan site devletlerinde doğrudan demokrasi şeklindedir. Site devletlerinde özgür, ergin ve erkek yurttaşlar, meclise doğrudan katılarak görüşlerini ve kararlarını bildirerek yönetime katılmışlardır. Sayıları çok büyük olmayan Yunan şehir devletlerinde uygulanan bu demokrasi türünün (doğrudan demokrasi) bugün sayılan yüz milyonlarla ifade edilen çağdaş devletlerde uygulanması imkânsızdır. Yarı doğrudan (yarı temsilî) demokrasi ya da bazı Avrupa ülkelerinde bir dönem uygulanan “emredici vekâlet sistemi”nin de bugünün çağdaş toplumlannda uygulanabilirliği düşüktür.

Çağdaş toplumlar temsilî demokrasi ile idare edilmektedirler. Temsilî demokrasi yurttaşların ülke yönetimine belli ölçüde katılmaları ile sağlanır. Bu katılım da seçimler yoluyla gerçekleşir. Demokratik yönetimlerde iktidarın kaynağı ve meşruiyeti halkın mutabakatına (konsensüs=uzlaşma) dayanır. Halk iktidara (yöneticilere) ilişkin tercihini belli aralıklarla yapılan serbest seçimler yoluyla bildirir. Seçim demokratik toplumlar için olmazsa olmaz bir unsurdur. Fakat seçimler hür ve demokratik toplum düzeninin kurulması için yeterli değildir. Tek partili ya da monist rejimlerde seçim gerçek amacından çok uzaktır. Seçimlerin amacına uygun olabilmesi için farklı görüş ve programları savunan siyasi partilerin iktidar yarışına katıldıkları çoğulcu bir toplum yapısının varlığı zorunludur. Böyle toplumlarda seçim siyasi gerginliği azaltır.
Seçimlerle ilgili en önemli sorunlardan biri kimlerin seçmen olabileceğidir. Demokrasi adına verilen mücadelelerin önemli bir kısmını oy hakkının genişletilmesi için verilen mücadeleler oluşturur. Temsilî demokrasi açısından iki tür oy kullanma şekli vardır. Bunlar:

1. Kısıtlı oy: Bu oy kullanma türünde seçmen olmak belli şartlara bağlanmıştır. Kısıtlı oyun en eski türü vergi ödemeye bağlı oy kullanmadır. Bir başka kısıtlı oy yöntemi de yeteneğe bağlı oy kullanmadır. Bu yöntemde oy kullanabilmek belli bir eğitim almış olmayı gerektiriyordu. Kısıtlı oyun bir türü de cinsiyete bağlı oy kullanmadır. Önceleri demokrasilerde kadınlara oy kullanma hakkı verilmemiştir. Kadınlara oy kullanma hakkı ilk önce ABD’nin bazı eyaletlerinde verilmiştir. Daha sonra 1919’da Federal Almanya’da 1928’de İngiltere’de 1944’te Fransa’da ve 1977’de İsviçre’de tanınmıştır. Türkiye’de 5.12.1934 de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.

Kısıtlı oyun bir türü de ırka dayalı oy kullanmadır.
Pek çok ülkede geçmişte siyah ırka oy kullanma hakkı tanınmamıştır.

2. Genel oy: Halkın seçmen olabilmesi için ırk, servet, cinsiyet, yetenek vb. şart aranmayan oy türüdür. Bu, seçme yeterliliğine sahip olan herkesin oy kullanabilmesi demektir. Seçme yeterliliği genel oyu zedelemez. Seçme yeterliliği anayasalar ile belirlenmiştir. 1982 Anayasası’na göre Türkiye’de 18 yaşını dolduran her Türk vatandaşı oy kullanabilir. Yalnız, kısıtlı ve kamu hizmetlerinden yasaklı olanlar oy kullanamazlar. Anayasamıza göre bir de seçim günü oy kullanamayacak olanlar vardır. Bunlarda silâh altında bulunan er ve erbaşlar, askeri öğrenciler ve ceza infaz kuramlarında hükümlü bulunanlardır.

Ülkemizde seçmek bir hak olduğu kadar bir görevdir. Bazı ülkelerde oy kullanmak tercihe bağlıdır. Vatandaş dilerse oy kullanır, dilemezse kullanmaz. Ülkemizde oy kullanmak zorunludur. Oyunu herhangi bir sebep olmaksızın kullanmayanlara para cezası verilir.

Dünyanın değişik ülkelerinde uygulanan farklı seçim sistemleri vardır. Seçim sistemleri ana başlıkları itibarıyla üçe ayrılabilir.
Bunlar:
1. Çoğunluk sistemi-Nispi temsil sistemi
2. Tek isimli seçim- Listeli seçim
3. Tek turlu seçim- İki turlu seçim

2. Siyasal Partiler
Siyasi partiler günümüzde siyasi rejimlerin en önemli unsurlarıdır. “Siyasi parti üyelerinin düşünce ve menfaatlerini gerçekleştirmek için iktidarı kısmen ya da tamamen elde etmek amacıyla siyasi hayata katılan teşkilatlanmış bir gruptur.” Siyasi partilerde süreklilik, ülke çapında tam bir örgütlenme, iktidarı kullanma isteği ve seçim yoluyla halk desteğini alma çabası vardır. 1982 Anayasası siyasi partileri “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak nitelemiştir. Fakat Anayasada siyasi partinin tanımı yapılmamıştır. Siyasi partilerin tanımı “Siyasi Partiler Kanunu”nda yapılmıştır. Kanuna göre “Siyasi partiler; Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirtilen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak, demokratik bir devlet ve toplum düzeni içerisinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacı güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır”

Yukarıdaki tanımlardan da anlaşılacağı gibi siyasi partilerde iktidarı elde etme çabası vardır. Bu çaba siyasi partileri diğer siyasi oluşumlardan ayıran önemli bir farklılıktır. Modern anlamda siyasi partiler 19.yy. da önce ABD’de sonrada İngiltere’de ortaya çıkmışlardır.
Ülkemizde çok partili siyasal hayata 1945 yılından sonra geçilmiştir. Siyasi partilere ilişkin esas ve usuller 1982 Anayasası ve bu Anayasaya uygun olarak
hazırlanmış olan Siyasi Partiler Kanunu’nda gösterilmiştir. Anayasa’nın 68. maddesine göre “Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için on sekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.
Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.”
“Siyasi Partiler Kanunu”na göre bir siyasi partinin kurulabilmesi için “partiye üye olma yeterliğine sahip en az otuz Türk vatandaşı” gereklidir. Kanunda belirtilen sayıda kişi bir araya gelerek ve kanunda gösterilen gerekli şeyleri tamamlayarak İçişleri Bakanlığı’na müracaat eder ve bir siyasi partiyi kolayca kurabilirler. Siyasi parti kurmak için istenilen belgelerden bazıları parti isim ve amblemi, partinin tüzük ve programı ve parti kurucusuna ait bilgilerdir. Siyasi partilerin kurulması bu kadar kolay olmasına karşın kapatılmaları çok zordur. Siyasi partiler ancak Anayasada yasaklanmış faaliyetler içinde bulundukları zaman Anayasa Mahkemesinin kararıyla kapatılabilirler. Siyasi partilerin Anayasa ile korunmuş olmalarının nedeni çoğulcu demokrasiyi koruma çabasıdır.
Usulüne uygun olarak kurulmuş her siyasi parti seçimlere katılamaz. Bir siyasi partinin seçimlere katılabilmesi için Siyasi Partiler Kanunu gereğince ya mecliste grubu bulunmalıdır ya da ülke genelinde belli bir örgütlenmeyi tamamlamış olmalıdır. Bir siyasi parti yirmi milletvekiliyle Mecliste grup kurabilir.
Siyasi partilerin çeşitli işlevleri vardır. Bunlardan bazıları:
1. Siyasi partiler toplumdaki dağınık görüş, düşünce ve eğilimlere açıklık kazandırır, farklı düşünce gruplarını ortak noktalar etrafında birleştirerek çok parçalılığı azaltırlar.
2. Siyasi partiler seçimler için aday gösterir ve ülkeyi yönetecek lider kadroları eğitirler.
3. Siyasi partiler halkı eğitirler, ülke sorunlarını halkın gündemine getirerek halkın ülke sorunları konusunda duyarlılık kazanmasını sağlarlar.
4. Siyasi partiler iktidarı kullanarak ülkeyi yönetir.
5. Siyasi partiler iktidarı eleştirir, denetler ve iktidarda bulunanların başına buyruk uygulamalarına engel olurlar.
6. Siyasi partiler halk ile iktidar arasında aracılık yaparlar.
7. Siyasi partiler halkın istek ve beklentilerini zamana yayarak beklentileri gerçekleşmeyen çevrelerdeki gerilim ve huzursuzluğu azaltırlar.

3. Çoğulculuk ve Katılım
Çoğulculuk çağdaş demokrasilerin ön koşuludur. Düşünce ve düşünceyi ifade etme hürriyeti en temel insan haklarından biridir. Çoğulcu demokrasi kültürel tekelciliği dışlar. Demokratik toplumlarda bireyler arasındaki tek benzerlik farklı oluşlarıdır. İnsanlar farklı felsefi ya da siyasi düşüncelere sahip olabilirler. Farklı kültürlerden gelebilirler. Farklı dinlere inanabilirler. Yaşam tarzlarıyla, giyim kuşamlarıyla, inanç ve değerleriyle çok farklı özellikler gösterebilirler. Sahip oldukları inanç ve düşünceleri başkalarıyla paylaşmak isteyebilirler. Çoğulcu demokrasi, hiçbir inancı, hiçbir felsefi görüşü, kültürü ya da dini bastırmaya, ortadan kaldırmaya çalışmaz. Hiç kimseyi başkası gibi davranmaya, başkası gibi düşünüp yaşamaya zorlamaz.

4. Hukukun Üstünlüğü
Hukuk Devleti deyimi ilk defa 19.yy. ortalarında Almanya’da kullanılmış olan “Rechsstaat” kelimesinden gelmektedir. Fransızcada “Etat de Doriot” sözcüğü hukuk devleti karşılığı olarak kullanılır. Anglo Sakson ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülkede de “rule of law” “hukukun üstünlüğü” ifadesi tercih edilmektedir. Hukuk devleti ile hukukun üstünlüğü ifadeleri arasında kayda değer bir farklılık bulunmamaktadır. Hatırlayacağınız gibi “Hukuk Devleti ve İnsan Hakları” başlığı altında hukukun üstünlüğünün ne olduğu, bir hukuk devletinin hangi nitelikleri taşıması gerektiği ayrıntısı ile ele alınmıştır. Burada kısa bir hatırlatma yeterli olacaktır.
Bir devlette yasaların yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlaması, temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvenceye kavuşturulması, devlet erklerinin birbirlerinin alanına müdahale etmemesi, yasaların anayasa ve insan haklarına uygun olması, kişilerin hukuk önünde eşit olmaları, yargının hür ve bağımsız olması durumuna hukukun üstünlüğü adı verilir.

3. KONU
Türkiye’de Demokratikleşme Hareketleri & İnsan Hakları

• Özellikle Rönesans ve Reform hareketleri ve 1789 Fransız İhtifali sonucunda çoğu dış güçlerin etkisi ile ortaya çıkan ayrılık hareketleri Devleti yenileşme hareketleri yapmaya zorlamıştır. Başlangıçta Padişahlardan kaynaklanan ıslahat (yenileşme) hareketleri daha sonraları 19.yy. ortalarına doğru modern anlamda hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet düzeni arayışlarına neden olmuştur.
• Demokratikleşme hareketleri Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası gelişmeler olarak iki başlıkta ele alınabilir.

1. Cumhuriyet Öncesi Gelişmeler 
• Sened-i İttifak:
Osmanlı merkezi yönetiminin gücünün giderek zayıflaması ile ayanlar kendi topraklarında adeta bağımsız bir biçimde hareket etmeye başlamışlar. Bu durumu ortadan kaldırmak amacıyla Padişah ll. Mahmut döneminde Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın çabalarıyla bazı ayanlar ile Devlet arasında 1808’de Sened-i İttifak adı verilen bir belge imzalanmıştır. Osmanlı Devleti’nde padişahın yetkilerini sınırlayan, ilk belge olması açısından önemlidir. İçeriği; Ayanlar devlet otoritesini kabul edecek-Ayanlar toprakları dışına müdahale etmeyecek-Ayanlar, fakir halkı koruyacak, ölçülü vergi alacak vb.

• Tanzimat Fermanı(Gülhane Hattı Hümayunu 
• 1839′da Padişah Abdülmecit döneminde Mustafa Reşit Paşa’nın katkısıyla bir bildiri hazırlanmıştır. Batılı büyük devletlerin yanı sıra Batıda eğitim görmüş Osmanlı aydınlarının da bu bildiride payı vardır. Bu ferman ile Osmanlı topraklarında yaşayan Müslüman ve gayrimüslimlere eşit haklar tanınması, herkese can, mal, ırz ve namus güvenliği sağlanması, vergi, askerlik ve yargı alanlarında yeni düzenlemeler getirilmesi ön görülmüştür. Kimse yargılanmadan hapse atılmayacağı, herkesten mali gücüne göre vergi alınacağı ve herkesin özel mülk sahibi olacağı gibi. Belgenin önemi Padişahın yetkilerini tek taraflı olarak kısıtlayacağına söz vermesinden kaynaklanmaktadır. Bu belgeyle anayasal monarşiye geçilmiştir.

• Islahat Fermanı:
Batılı Devletlerin baskıları sonucunda Abdülmecit, 1856 yılında kabul edilen Islahat Fermanını ilan etmiştir. Bu fermanla Gayrimüslimlerle Müslümanlar arasında hak, vergi, askerlik, eğitim, kamu hizmetlerine katılma gibi konulardaki farklılığı ortadan kaldırmıştır. Vicdani ret uygulaması kabul edilmiş ve bedelli askerlik getirilmiştir.

Birinci Meşrutiyet 
• Birinci Meşrutiyet Dönemi, II. Abdülhamit döneminde 1876’da Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesiyle başlar.Bu anayasada;
• Osmanlı Devletinin teokratik niteliğini değişmemiş, meşruti monarşiye geçilmiştir.
• Anayasa ile “Meclis-i Ayan” ve Meclis-i Mebusan” adında iki meclis kurulmuştur. Meclis-i Ayan üyeleri Padişah tarafından atanırken, Meclis-i Mebusan’ın üyeleri halk tarafından seçilmiştir.
• Yasa önerisi vermek Bakanlar Kuruluna aitti ve yasalar padişah onaylamadıkça geçerlik kazanamıyordu.
• Padişaha parlamentoyu toplantıya çağırma ve feshetme yetkisi tanınmıştı.
• Hükümetin siyasal sorumluluğu parlamentoya değil padişaha karşı idi.
• 1876 Anayasası’nın genel haklar kısmında bazı haklar kabul edilmişti. Bunların başlıcaları; kanun önünde eşitlik, kişi dokunulmazlığı, basın özgürlüğü, ticaret serbestliği, eğitim özgürlüğü, dilekçe hakkı, kamu hizmetlerine girme hakkı, angarya yasağı, mal güvenliği ve vergi adaleti idi.

İkinci Meşrutiyet: 
• İkinci Meşrutiyet 1908′de Abdülhamit’in ittihat ve terakkicilerin baskıları üzerine meclisi toplantıya çağırmasıyla başlamıştır.
• Padişahın yetkileri azaltılmış hak ve özgürlüklerin kapsamı genişletilmiştir. Padişahın meclisi kapatma yetkisi meclise geçmiş, hükümette padişaha değil, meclise karşı sorumlu olmuştur.
• Son Osmanlı Meclisi 12 Ocak 1920 de misak-ı milli kararlarını almış, bunun sonucunda İtilaf Devletlerinin İstanbul’u işgal ederek meclisi dağıtmıştır. Böylece Osmanlıda demokratikleşme çabaları sona ermiştir.

2. Cumhuriyet Dönemi
TBMM 23 Nisan 1920′de Ankara’da açıldı. Meclisin yaptığı ilk işlerden biri hükümet kurmak olmuştur. Hükümet meclisin içinden ve meclisin oylarıyla seçilmiştir. Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkisini kendi bünyesinde toplamıştır.

1921 Anayasası(Teşkilat-ı Esasi): 
• Milli Egemenlik ilk kez dile getirilir.
• Yasama ve yürütme yetkisi mecliste toplandığı için Meclis hükümeti söz konusudur.
• Bakanlar teker teker meclis tarafından seçilir ve meclis istediğinde bakanları değiştirebilir.
• Hangi ilin başkent olacağı karar verilmemiştir.
• Bu anayasada yargıdan bahsedilmemiş.
• Padişahlık ve hilafet sorunu çözüme kavuşturulmamıştır.
• Anayasa’da hak ve özgürlüklere yer verilmemiştir.
• 1923’te Anayasası’nda değişiklik yapılarak Anayasa’ya ” Türkiye devletinin yönetim biçimi cumhuriyettir.” ibaresi eklenmiştir.
• 1921 Anayasası döneminde “hilafetin kaldırılması”, ve “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” (eğitimin birleştirilmesi) çıkarılmıstır.

1924 Anayasası:
1924 Anayasası bazı değişiklikler geçirerek 1961 Anayasası yapılana kadar yürürlükte kalmıştır.
• Devletin temel niteliğinin Cumhuriyet olduğunu söylemiştir. Devletin dini İslam, başkenti Ankara ve dili Türkçedir.
• Meclis üstünlüğüne dayalı bir anayasadır.
• Güçler birliği ilkesi benimsenmiştir.
• Yargı yetkisini bağımsız mahkemelere bırakmıştır.
• Yasaların Anayasa’ya aykırı olamayacağını söylemiş fakat anayasa mahkemesi kurulmamıştır.
• Temel haklar ve özgürlüklere sınırlı biçimde yer vermiştir. Ekonomik ve sosyal haklara yer vermemiştir.
• Temel hakların güvenceye kavuşturulması yönünde bir düzenlemeye gidilmemiştir.
• Anayasa’da yapılan değişiklikler:
• 1928 yılında “Devletin dini İslam’dır” maddesi anayasadan çıkartılmıştır.
• 1934′te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.
• 1937 yılında laiklik ve diğer Atatürk ilkeleri anayasaya eklenmiştir.
• 1924 Anayasası döneminde çok partili siyasal hayata geçiş denemeleri olmuş ancak uzun süre başarılamamıştır. 1945′te Millî Kalkınma Partisi, 1946 yılında Demokrat Parti kurulmuş ve çok partili dönem başlamış. İlk seçimler 1946′da yapılmıştır. Bu seçimlerde açık oy ve gizli sayım uygulanmıştır.

1961 Anayasası: 
• 27 Mayıs 1960 müdahalesiyle askerlerden oluşan birlikte Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından oluşturulmuştur.
• Yasama yetkisi Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu olarak iki meclis arasında bölüşülmüştür. Parlamenter sistem uygulanmıştır.
• Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu (1960). Kalkınma ve yıllık planları hazırlar.
• Anayasa Mahkemesi ve HSYK kurulmuştur.
• Gerçek anlamda Kuvvetler ayrılığı ilkesi getirilmiştir. Yasa yapma yetkisi TBMM, yargı yetkisi Mahkemelere ve yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna verilmiştir.
• Bazı kuruluşların özerk yönetimine izin verilmiştir. Örneğin; üniversiteler ve radyo televizyon.
• Çoğulculuk ilkesi egemendir,siyasi partiler güvenceli bir hukuki statüye kavuşturulmuştur.
• Temel haklar ve özgürlüklere ayrıntılı biçimde anayasada yer verilmiştir.
• Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması istisnaları azaltılmış, birey ön plana çıkarılmıştır.
• Laiklik, sosyal devlet ve hukukun üstünlüğü Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılmış, insan haklarına dayalı devlet anlayışı benimsenmiştir.

1982 Anayasası:
• 12 Eylül 1980’de asker askeri darbesiyle askerlerden Milli Güvenlik Konseyi (MGK) tarafından yaptırılmıştır.
• Çift meclis sisteminin kaldırılmıştır.
• Temel hak ve özgürlükler için getirilen sınırlamalar arttırılarak devlet ön plana çıkarılmıştır.
• İnsan haklarına saygılı devlet anlayışı ile Atatürk Milliyetçiliği cumhuriyetin niteliklerine eklenmiştir.
• Cumhurbaşkanı ve yürütmenin yetkileri artırılmıştır.
• YÖK(Yüksek Öğretim Kurulu) ve Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin ilk ve ortaöğretimde zorunlu ders olarak okutulması benimsenmiştir.

4. KONU
Demokratik Yönetimlerde İnsan Haklarının Gerçekleşmesinde Karşılaşılan Sorunlar

Demokratik toplumlarda, özellikle demokratikleşmeyi henüz tamamlamamış olan toplumlarda insan haklarının gerçekleştirilmesi konusunda çeşitli sorunlarla karşılaşılmaktadır. Bu sorunlar çeşitli nedenlere dayandırılabilir. Bunlar:

1. Geleneklerden Kaynaklanan Engeller
Bir toplumda yerleşik bulunan ve yanlış olarak nitelendirilen töreler, gelenek ve görenekler, yanlış dini inanışlar değer yargıları ve alışkanlıklar demokrasi ve insan haklarının gerçekleştirilmesinin önündeki en büyük engellerdendir. Özellikle ülkemiz gibi geleneksel yapısını koruyan ülkelerde bu durum çeşitli sıkıntılar doğurmaktadır. Örnek vermek gerekirse, 1982 Anayasası’nda “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahip¬tir” ibaresi bulunmasına ve Anayasanın bu hükmü doğrultusunda başta Medeni Kanun olmak üzere pek çok yasada kadın erkek eşitliğini sağlayacak düzenlemeler yapılmış olmasına rağmen töre ve gelenekler kadın ve erkek arasında gerçek bir eşitliğin kurulmasına engel olmaktadır. Toplumumuzda kadın ve çocuğa karşı aile içi şiddetin var olduğu bilinen bir gerçektir. Kadınlar bazı bölgelerimizde miras hakkından mahrum bırakılmakta ve okula gönderilmemektedir. Töre cinayetleri, kan davaları halen devam etmektedir. Bütün bunların nedeninin toplumdaki yanlış anlayışlar gelenek ve töreler olduğu söylenebilir.

2. Eğitimsizlik
İnsan hakları yalnızca yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleşmez. İnsan hakları ancak insanların bunları bilmesi ve onları kullanma ve koruma bilincine varması sonucu gerçekleştirilebilir. İnsan hakları bilgisi doğuştan gelmez, ancak bunlar öğretilirse bilinir. Öğretilmeden bu haklara saygı gösterilmesi de beklenemez. Bir “insan hakkı” olarak “insan hakları eğitimi” de demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Bugün demokratik yönetimlerde insan haklarının gerçekleşmesinin önündeki en büyük engellerden biride eğitimsizliktir.

Kendi haklarını kollama ve başkalarının haklarına saygılı olma bilinci kişilere ancak eğitim yoluyla kazandırılabilir. Eğitimli insanlar hakları çiğnendiğinde tepki gösterebilirler. Eğitimli kamu görevlileri de yasalara ve adalete uygun davranır, hizmette ayrımcılık yapmazlar. Eğitimli insanlar çevreyi korur, başkalarını rahatsız etmezler. Eğitimli insanlar ülkelerinin geleceği ile ilgili çözümler üretebilir ve siyasal tercihlerini kullanırken ülke çıkarlarını korurlar.
Siyasal bir sistem olarak demokrasinin uygulanması hoşgörüye (tolerans) bağlıdır. Tolerans bir duygu, düşünce, eylem ya da fikre saygı göstermekten çok bunlara sahip olan kişilerin haklarına saygı göstermek olarak anlaşılabilir.

Hoşgörü sahibi olan kişi kendinden farklı inanç, kanaat ve fikirlere sahip olan kişilere saygıyla yaklaşır. Bu kişilerin haklarını kullanmasına engel olmaz.” Fakat toler-ans sınırsız değildir. Başkalarının haklarını ortadan kaldırmaya yönelik davranışlar hoş görülemez. Kişilerin tolerans kazanabilmesi, hoşgörülü kişiler olabilmesi, genel olarak bir etik eğitimi ile ilgilidir Hoşgörü kültürü kişilere eğitim yoluyla kazandırılabilir. Hoşgörüsüzlüğün egemen olduğu toplumlarda kavga ve kargaşa hâkimdir.

3. Devletin Ekonomik Olanakları
Devletin ekonomik olanaklarının yetersiz olması da demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesinin önündeki önemli engellerden biridir. Devletin eğitime, sağlığa, istihdam oluşturacak yatırımlara vb. yeterli kaynak aktaramaması ülke insanlarının bazı temel haklarının gerçekleşmesini imkânsız kılar.

4. Kamu Düzeni ve Temel Haklar Arasındaki Dengenin Kurulamaması:
Bazen bir ülkede Anayasa ile vatandaşlara verilmiş olan temel hak ve hürriyetler çeşitli çevrelerce kamu düzenini bozmak, Anayasal düzeni ortadan kaldırmak, ülkeyi bölmek ve parçalamak, ülkede istikrarsızlık ve terör ortamı yaratmak amacıyla kullanılmak istenebilir. Devlette böyle durumlarda demokrasiyi zedeleyen temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran tedbirlere başvurabilir. Bazen de devlet toplumsal olayları bastırmak için insan haklarına aykırı yöntemlere başvurabilir. Devletin, diğer bir değişle devlet erkini elinde bulunduranların bu türden olaylar karşısında bilinçli olması toplumu provoke eden (kışkırtan) çevrelerle vatandaşları özenle birbirinden ayırmaya çalışması gerekir. Aksi durumda bütün bir toplumu istikrarsızlık unsuru olarak görüp baskıcı yöntemlere başvurmak demokrasinin doğasıyla bağdaşmayacak bir durumdur.

5. Yöneticilerin Kendi Güçlerini Arttırmak İstemeleri

Demokratik yönetimlerde devlet erkini elinde bulunduran yöneticiler, bazen kamudan aldıkları güçle topluma hizmet etmek yerine kendi çıkarlarını ve konumlarını güçlendirmeye yönelebilirler. Hemşehricilik, düşünce ayrımcılığı, torpil, adam kayırma, rüşvet gibi kanun dışı ve gayri ahlaki uygulamalar demokrasinin gerçekleşmesi önündeki engellerdir.

5. KONU
Yaşam Biçimi Olarak Demokrasi

Demokrasi, salt bir yönetim biçimi ve siyasal sistem olmanın ötesinde aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Hatta yaşam biçimi olarak demokrasi yönetim biçimi ve siyasal sistem olarak demokrasinin üstündedir denilebilir. Demokratik bir yaşam tarzını benimsememiş, günlük eylemlerinde demokrasiye uygun olmayan davranışlarda bulunan, hoşgörüsüz bireylerden oluşan bir toplumda yönetim biçimi olarak demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla gerçekleşmesi imkânsızdır.
Demokrasi bilinci toplumun vazgeçilmez kuramlarından biri olan ailede başlar. Aile içinde anne ve babanın demokratik davranışları çocuklara demokrasi bilincinin kazandırılmasında son derece önemlidir. Anne ve babanın aile için alacakları kararları birlikte ve çocuklarla konuşarak almaları, ailenin geleceğiyle ilgili kararlarda çocuklara söz hakkı tanınması, aile bireylerine kendileriyle ilgili durumlar için tercih hakkı tanınması, bütün toplumlarda demokrasinin gerçekleştirilmesi için bir başlangıç noktası olmalıdır.

Kişilerin yönetime katılmaları yalnızca seçimler, siyasi partiler ve parlamento aracılığı ile olmaz. Okulda, işyerinde, ailede, arkadaş gruplarında kısaca toplumun her kesiminde kişiler kendilerini ve toplumu ilgilendiren kararların alınmasında söz sahibi olmalı düşüncelerini ve eleştirilerini söyleyebilmelidir. Bir yaşam biçimi olarak demokrasinin hayata geçmesi için yönetilen değil yönetimde söz sahibi olan vatandaşlar olmalıyız.

Demokrasi hoşgörüyü gerektirir. Farklı düşüncelere sahip, başka dinlere inanan, farklı ırklara mensup, ayrı dilleri konuşan insanlar demokrasi kültürü içinde birbirlerine hoşgörüyle bakabilmelidir. Kendi gibi olmayanlara yaşam şansı tanımayan insanlardan oluşan bir toplumda demokrasinin yerleşmesi kökleşmesi imkânsızdır. Demokrasi ancak hoşgörünün bir yaşam biçimi haline getirilebilmesiyle mümkün olur.

Demokrasi başkalarının haklarına saygı duymayı ve kendi haklarını koruma bilincini gerektirir. Başkalarının haklarını kolayca çiğneyebilen ya da hakları çiğnendiği durumlarda pasif kalan vatandaşlardan oluşan bir toplum demokratikleşemez. Bu nedenle demokratik toplumların vatandaşları başkalarının haklarına saygı göstermeyi bir yaşam biçimi haline getirmeli, hakları çiğnendiği durumlarda gerekli demokratik mücadeleyi yürütmeyi bilmelidir.

Demokrasi kültürünün gelişmesinde sivil toplum örgütleri çok önemli bir yere sahiptir. Bireylerin görüşlerini paylaştığı, güçlerini birleştirdiği yerler olan sivil toplum örgütlerinin demokrasinin geleceği açısından önemi büyüktür. Demokrasi bilincine sahip her vatandaş ilgi alanlarına uygun sivil toplum örgütleri içinde aktif yer almalıdır. Kişiler yöneticilerin yaptıklarını takip etmeli, bir yanlışlıkla karşılaştıkları zaman kendi başlarına ya da sivil toplumla birlikte bir mücadele vermelidirler.
Sonuçta demokrasi bir siyasal sistem olduğu kadar bir yaşam tarzı ve yaşama felsefesidir. Toplumdaki bireyler demokratik tutum ve davranışlar kazanmalı bu tutumları içselleştirmelidirler.

Ünite 3 : İNSAN HAKLARININ KORUNMASI VE GERÇEKLEŞTİRİLMESİ
1. KONU
İnsan Haklarının Korunması

1. İnsan Haklarının Uluslararası Koruma Altına Alınması ve Sonuçları
Hatırlayacağınız gibi insan hakları düşüncesinin geçmişi çok eskilere gitmektedir. 17-18. yüzyıllarda sistemli bir düşünce haline dönüşen insan hakları, doğal hukuk anlayışına dayanmıştır. İnsanın doğuştan bazı haklara sahip olduğu düşüncesi, toplum¬sal mücadelelerinde sonucunda oluşan belgelerde yer almaya başlanmıştır. 1689 “İngiliz Haklar Bildirgesi”, 1776 “Virginia Haklar Bildirgesi”, 1789 “Amerikan Anayasası”, 1789 “Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” insan haklarına yer veren ilk yazılı ulusal belgelerdendir. Bu belgelerin hepsi evrensel değer taşımakla birlikte uygulaması açısından ulusal etkiye sahiptir. İnsan hakları konusunda örnek olan bu belgelerinde etkisiyle daha sonra pek çok ülkenin anayasasında insan haklarına yer verilmeye başlanmıştır. Genellikle “yaşama hakkı”, “mülkiyet hakkı”, “düşünce hürriyeti”, “din ve vicdan hürriyeti”, “seçme ve seçilme hakkı” gibi klasik haklar 19. yy. sonlan ile 20. yy. başlarında pek çok ülkenin ulusal hukukunda koruma altına alınmıştır.

2. Uluslararası Korumanın Dayanakları ve Türleri
İnsan haklarının korunmasına yönelik Uluslararası belgeler genelde iki başlık altında değerlendirilebilir.

Bunlardan ilki Uluslararası bildirgelerdir. Uluslararası bildirgeler, bildirgeye taraf devletler için bağlayıcı hükümler içermezler. Bildirge ile sağlanan hakların korunması için herhangi bir denetim mekanizması ve yaptırım organı öngörülmemiştir. Bildirgeler daha çok yol gösterici ve tavsiye niteliğindedir. Birleşmiş Milletler örgütü tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bu tür bir korumaya örnektir.

İkincisi ise koruma türü ise Uluslararası antlaşmalardır. Uluslararası antlaşmalar onaylandıklarında taraf devletler için bağlayıcı bir nitelik kazanırlar. Taraf devletler sözleşme hükümlerini iç hukuklarına aktararak antlaşmanın gereğini yapmak zorundadırlar. Sözleşmenin gereğini yapmayan devletler için çeşitli yaptırımlar öngörülmüştür. Avrupa Konseyi’nce kabul edilen Avrupa Çocuk Hakları Sözleşmesi bu tür korumaya örnek gösterilebilir.

Uluslararası koruma mekanizmasının işletilmesi için iki temel dayanak vardır. Bu dayanaklardan biri hem bir uluslararası organizasyona dâhil olan hem de bu org anizasyon tarafından hazırlanan bir antlaşmaya taraf olan devletler için uygulanan denetimdir. Buna “sözleşme-içi” denetim adı verilir. Diğer denetim türü de bir antlaşmaya taraf olmayan fakat antlaşmayı hazırlayan uluslararası organizasyona üye olan devletler için uygulanan denetimdir. Buna da “sözleşme-dışı” denetim adı verilir.

Sözleşme-içi Denetim
Bu denetim, en güçlü ve rahat uygulanabilen bir mekanizmadır. Çünkü denetlenmesi gereken devlet “taraf devlet” statüsündedir. Yani bu devlet, sadece sözleşmeyi oluşturan uluslararası kuruluşun bir üyesi olmakla kalmamış; aynı zamanda sözleşmeye imza atmıştır. Fakat bazı zamanlarda sözleşmenin ilgili devletçe onaylanmış olması yeterli olmayabilir; sözleşmeyle oluşturulmuş denetim organının yetkisinin de kabul edilmiş olması gerekir.

Sözleşme-dışı Denetim
Burada denetim, sözleşmenin onaylanmasından bağımsız olarak yani denetlenecek devletin sözleşmeyi imzalamasa da sözleşmeyi hazırlayan uluslar arası organizasyona üye olmasına dayanılarak yapılır. İlgili devlet, uluslararası örgütün kuruluş belgesini (Anayasa, Antlaşma ya da Statüsünü) kabul etmişse, artık “üye devlet”tir. Üye devlet insan haklarını ihlal ederse uluslararası organizasyona üye diğer devletlerin siyasi yaptırımlarıyla karşılaşır. Üyeliğinin düşürülmesi ya da askıya alınması gibi yaptırımlar devreye girer.

2. KONU
Uluslararası Koruma Mekanizmaları ve İşlevleri

1. Başlıca Uluslararası Koruma Organları
Uluslararası koruma organları evrensel ve bölgesel düzeyde faaliyet gösteren organlar olarak iki gruba ayrılabilir. Birleşmiş Milletler Örgütü bütün dünya ülkelerinin katılımına açık evrensel düzeyde faaliyet gösteren bir koruma organıdır. Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Birliği ise bölgesel düzeyde koruma amaçlayan başlıca koruma organlarıdır

Birleşmiş Milletler
Dünyada barışın sağlanması ve insan hakları ihlallerinin önlenmesi amacıyla 26 Haziran 1945’te Birleşmiş Milletler Antlaşması imzalanmış 24 Ekim 1945’te Birleşmiş Milletler Örgütü kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti de BM’nin kurucuları arasındadır. Birleşmiş Milletler anlaşmasını imzalayan devletler, insan haklarına yapılan saldırıların önlenmesi amacıyla tüm halk ve ulusların benimseyeceği kuralların saptanması için çaba harcamıştır. 1946’da BM tarafından kurulan İnsan Hakları Komisyonu bir bildirge hazırlamış ve bu bildirge Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi adıyla kabul edilmiştir. Türkiye bu bildirgeyi 1949’da kabul etmiştir.

İnsan haklarını koruma amacıyla Birleşmiş Milletler Örgütü bünyesinde şikâyet ve rapor mekanizmaları aracılığıyla denetim amaçlı şu komiteler kurulmuştur:
1.Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Komitesi
2. Apartheid’a Karşı Grup
3. İnsan Hakları Komitesi: Seçmeli Protokol Yöntemi
4. Ekonomik Sosyal Ve Kültürel Haklar Komitesi
5. Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi
6. İşkenceye Karşı Komite
7. Çocuk Hakları Komitesi
8. Açık ve Sistemli İhlallere Karşı 1503 Yöntemi

Avrupa Konseyi
2. Dünya Savaşının Avrupa’da yol açtığı toplumsal, siyasal ve ekonomik yıkım sonu¬cu Avrupa’da barış ve istikran sağlayacak ortak değerler yaratmak amacıyla bir örg üt kurulması gündeme gelmiş ve on Avrupa devletinin 5 Mayıs 1949’da imzaladığı sözleşmenin 3 Ağustos 1949 tarihinde yürürlüğe girmesiyle Avrupa Konseyi kurulmuştur. Türkiye Avrupa Konseyine 8 Ağustos 1949 tarihinde katılmış, 12 Aralık 1949’da da 5446 sayılı yasayla onaylayarak konsey üyeliğini iç hukukunun bir parçası haline getirdi.

Avrupa Konseyi kuruluşu ile birlikte insan hakları alanında çalışmaya başlamış, İnsan Hakları Sözleşmesi 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanmıştır. Bu sözleşme 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girmiştir. Türkiye ise bu sözleşmeyi 18 Mayıs 1954’de onaylayıp iç hukukuna dâhil etmiştir. Daha sonra imzalanan protokollerle sözleşmede yer alan hakların kapsamı genişletilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, uluslararası bir sözleşmedir. Sözleşmeyi imzalayan devletler bazı yükümlülükler altına girmiş ve kendi yetki alanları içinde bulunan bireylerin hak ve özgürlüklerinin, sözleşmeye uygun olarak korunmasından sorumlu tutulmuştur. Bu sözleşmeyle bireylere tanınan hakların gerçekleşmesini sağlamak üzere bazı denetim organları oluşturulmuştur. Bunlar; Bakanlar Konseyi, Delegeler Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesidir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Üye devletlerden seçilen yargıçlardan oluşur. Yargıçlar seçildikleri ülkeden bağımsız olarak görev yaparlar. İnsan Hakları Mahkemesi, sözleşmeyi imzalayan devletlerin sözleşme hükümlerini yerine getirip getirmediğini denetlemekle sorumludur. Sözleşme Hükümleri arasında sayılan bir hakkının çiğnendiğini düşünen devlet, grup ya da kişiler mahkemeye başvurarak hakkını arayabilir. Mahkemeye başvurunun belli şartlan vardır. İnsan Hakları Mahkemesi, kendisine yapılan başvuruların öncelikle eksiklik olup olmadığını (iç hukuk yolarının tüketilmiş olması, iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra 6 aylık sürenin geçmemesi vs.) inceler. Eksiklik bulunmaması halinde dava süreci başlar. Kabul edilebilirlik kararı verildikten sonra, esas hakkında karar verilmeden Mahkemenin aracılığı ile taraflar arasında dostça çözüm süreci başlatılabilir. Dostça çözüm sürecinin kabul edilmesi ve dava sürecinin sona ermesi için tarafların uzlaşması ve mahkemenin de uzlaşmayı kabul etmesi gerekmektedir. Mahkemenin yaptırımı tazminat ödenmesi şeklindedir.

İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarının yerine getirilmesini denetleyen bir denetim organıdır. Yılda iki kez toplanır. Siyasi yaptırıma sahiptir.

Delegeler Komitesi
Üye devletlerin daimi temsilcilerinden oluşan bir komitedir. Mahkeme kararlarının uygulanmasını izlemek, rapor hazırlamak gibi görevleri vardır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, bir başka denetim mekanizması olarak sözleşmeye taraf devletlerin birbirlerini denetlemelerine olanak tanımıştır. Taraf devletler gerek görürlerse sözleşmeye taraf herhangi bir ülkedeki insan hakları ihlallerini yerinde inceleyerek rapor hazırlayabilirler. Sözleşme kuralları, sözleşmeci devleti yalnızca kendi vatandaşlarından değil yetki alanında bulunan yabancılardan da sorumlu tutmuştur.

Sözleşme, temel hak ve özgürlüklerin, ulusal güvenliğin sağlanması, ülkenin ekonomik çıkarlarının, kamu sağlığının, genel ahlakın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin ya da kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi ve savaş gibi nedenlerle kısıtlanabileceğini öngörmüştür. Ancak sözleşme, hiçbir devlete, olağanüstü durumlarda bile, kişinin yaşama hakkına saygı gösterme yükümlülüğünden, ya da işkence ve kölelik yasağından veya suç ve cezaların hukukiliğinden kurtulma olanağı vermemiştir.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)
AGİT’in temelleri Ağustos 1975’te yayınlanan “Helsinki Nihai Senedi” ile atılmıştır. Senedin amacı Avrupa’da barış ve istikrarın sağlanması ve hiçbir ayrım gözetilmeksizin bütün insanların temel hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesinin sağlanmasıdır. Bir sözleşmeden çok niyet bildirisi olan ve hukuksal bir yaptırım içermeyen bildirinin istenen sonuçlan vermemesi üzerine 1990’da kurumsal bir yapı oluşturulması yoluna gidilmiştir. Bu doğrultuda bazı organlar oluşturulmuştur. Bunlar:

Konsey: Taraf devletlerin dışişleri bakanlarından oluşan bir organdır. AGİT toplantılarında alınan kararların yerine getirilmesini sağlar.
Kıdemli Memurlar Komitesi: Konseyin çalışmalarına yardımcı olur.
Çatışma Önleme Merkezi: Ülkeler arasında doğabilecek çatışmaların önlenmesi için faaliyet gösterir.
Danışma Komitesi: Konseye yardımcı olmak üzere kurulmuştur. İşbirliği ve koordinasyon amaçlı toplantılar düzenler.
H ü r Seçimler B üro s u : Taraf devletlerde seçimlerin sağlıklı bir biçimde yapılabilmesi için çalışmalar yapar.

Avrupa Birliği
Avrupa Birliğinin temeli 18 Nisan 1951’de Avrupa’da kalıcı barış ve istikrarın sağlanması, İkinci Dünya Savaşı’nın verdiği acıların tekrarlanmaması için Almanya ve Fransa’nın öncülüğünde altı Avrupa ülkesi tarafından imzalanan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ile atılmıştır. Topluluğun adı Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu ve nihayet Avrupa Birliği olarak değişmiştir.
“B irliğin” amacı Avrupa ülkeleri arasında ekonomik ve siyasi bir birlik oluşturmaktır. “Birlik” gelinen aşamada üye ülkelerin gücünü aşan uluslar üstü bir yapıya dönüşmüştür. Birlik, üyelerinden ve Birliğe dâhil olmak isteyen ülkelerden belli kriterleri sağlamasını istemektedir. Bu kriterlerden demokrasi ve insan haklarıyla ilgili olanı Kophenag Kriterleridir. Kophenag kriterleri üye ve aday ülkelerden demokrasiyi geliştirmelerini, demokrasinin gelişmesi ile ilgili kurumsal düzenlemeleri yapmalarını istemektedir. Ayrıca Birlik üyelerinden 1999’da Amsterdam’da imzalanan bir anlaşma gereği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gereklerini yerine getirmelerini istemiştir.

2. Koruma Mekanizmalarının İşlevleri ve Katkıları
Uluslararası koruma organlarının yaptıkları çalışmalar, i
nsan hakları ihlallerinin önlenmesinde büyük katkılar sağlamışlardır. Uluslararası koruma organlarının sağladıkları en önemli katkılardan biri taraf devletlerde demokratikleşme sürecini hızlandırmak olmuştur. Uluslararası sözleşmeler taraf devletler için bağlayıcı hükümler içerdiklerinden taraf devletler sözleşmeye uygun davranmak için gerekli kurumsal ve hukuksal  düzenlemeleri yapmak zorunda kalmaktadırlar. Bu düzenlemeler taraf devletlerde insan hakları ihlallerinin önlenmesinde etkili olmaktadır. 1982 Anayasasının 90. maddesinde “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz…. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” ifadesine yer verilerek demokratikleşme süreci için olumlu bir adım atılmıştır.

Uluslararası İnsan Hakları Örgütlerinin caydırıcı etkisi taraf devletleri insan hakları ihlallerinin önlenmesi konusunda dikkatli davranmaya zorlamıştır. Taraf devletler siyasi ya da hukuki baskılardan kurtulmak için dikkatli davranmak zorunda kalmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği tazminat cezaları ülkeleri sıkıntıya düşürebilmektedir.

Uluslararası insan hakları örgütleri sayesinde kişiler de uluslararası hukukun öznesi durumuna gelmişlerdir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kişi veya gruplar da hak aramak için başvurabilmektedir. Böylece eskiden olduğu gibi bir insan hakları ihlalleri yalnızca ulusal hukuk tarafından değil uluslararası hukuk tarafından da korumaya alınmıştır. Kişilerin AİHM’ye başvurusu sonucu insan hakları ihlalleri gizli kalmamakta, dünya kamuoyunun dikkatini çekmektedir.
Uluslararası koruma organları sayesinde insan hakları eğitiminin önemi ön plana çıkmıştır. Birleşmiş Milletler Örgütü ve Avrupa Konseyi’nin yayınladığı çeşitli belgelerde insan hakları eğitiminin önemi vurgulanmıştır. BM Genel Kurulu 1994 tarihinde aldığı bir kararla 1995-2004 yıllarını “İnsan Hakları Eğitimi On Yılı” olarak kabul etmiştir.

3. KONU
Uluslararası Korumada Sivil Toplum Örgütlerinin Yeri ve Rolü

Demokrasinin gelişmesinde ve insan haklarının korunup geliştirilmesinde sivil toplum örgütleri önemli bir yere sahiptir. Demokrasi özellikle sivil toplumla var olabilen bir yönetim biçimidir. Sivil toplum örgütleri demokrasinin baskı unsurları olarak nitelendirilirler. Etkili bir kamuoyu, basın yayın organları ve sivil toplum örgütleri olmasa iktidarı ellerinde bulunduranlar demokrasi dışı uygulamalara kolayca yönelebilirler. Sivil toplum örgütleri devleti ve siyasi iktidarları izleyerek demokrasinin dışına çıkan uygulamalara tepki gösterir, gösteri ve yürüyüşler düzenleyerek anti demokratik uygulamaları protesto eder, toplantılar yaparak, seminerler düzenleyerek, basın yayın organlarını kullanarak halkın demokratik sapmalar konusunda bilinçli olmasını sağlarlar.
Halkın demokratik yönetimler üzerinde etkili olabilmek, yönetime daha etkin bir biçimde katılarak sorunlarını çözüme kavuşturmak, kendilerine verilmiş hak ve özgürlükleri genişletmek için kurdukları dernekler sendikalar, kulüpler, odalar, vakıflar vb. birer sivil toplum kuruluşlarıdır.

Uluslararası sivil toplum örgütlerinin faaliyet alanları;
* İnsan haklan ihlallerinin önlenmesi,
* Savaşların ortadan kaldırılması,
* Gelir adaletsizliğinin ortadan kaldırılması,
* Azgelişmişlikle mücadele,
* Açlığın kıtlığın ve salgın hastalıkların ortadan kaldırılması,
* Cehaletin önlenmesi,
* İşkenceyle mücadele,
* Soykırımla mücadele,
* Irk ayrımcılığının ortadan kaldırılması,
* Düşünce özgürlüğü ihlallerinin ortadan kaldırılması,
* Hızlı nüfus artışın önlenmesi,
* Çevre kirliliğinin önlenmesidir.
Uluslararası ölçekteki sivil toplum kuruluşları;
* Uluslararası Kızılhaç Komitesi: 1963’te İsviçre’de kurulmuştur. Bu komite, savaş esirlerine insanca muamele edilmesi için çaba harcar. Savaşlar sırasında oluşacak insan hakları ihlallerini ortadan kaldırmaya çalışır.
* Uluslararası Hukuk Komisyonu: Merkezi Cenevre’de bulunan bu komisyon Dünyanın bütün ülkelerinde hukukun üstünlüğünün sağlanması için çalışır.
* Uluslararası Af Örgütü: 1961’de Londra’da kurulan örgüt düşünce suçlularının ve siyasi tutukluların serbest kalması için uğraşır.
* Uluslararası PEN Kulübü: 1921’de kurulan bu kulüp özellikle düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün sağlanması için çaba harcar
* İnsan Haklan İçin Uluslararası Birlik: 1942’de ABD’de kurulmuştur. Tüm dünyada insan hakları ihlallerinin önlenmesi için çaba sarf eder.
* Green Peace: (yeşil barış) Çevre kirlenmesinin önlenmesi için bütün dünyada faaliyet gösterir.

4. KONU
Günümüzde İnsan Haklarının Korunması Konusunda Demokrasilerde Karşılaşılan Sorunlar

Bugün bütün dünyada en gelişmiş demokrasilerde bile insan haklarının korunması konusunda çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların sebeplerinden bazıları şunlardır:

1. Uluslararası terör
Günümüzde artarak devam eden terör eylemleri, insan haklarının gerçekleştirilmesinde en büyük engellerden biridir. Geçmiş yıllarda özellikle geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde etkili olan terör olayları, günümüzde gelişmiş devletlere de sıçramış durumdadır. Terör eylemleri ile karşılaşan ülkeler, insan haklarını ortadan kaldıran, baskıcı ve antidemokratik yöntemler kullanarak terör eylemlerini ve terör eylemlerinin doğuracağı zararı ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.

2. Hızlı Toplumsal Değişme
Toplumsal değişme bütün toplumlar için değişmez bir gerçektir. Her toplum zaman içinde değişir. Günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak çok hızlı bir toplumsal değişme yaşanmaktadır. Binaların, ulaşım ve iletişim araçlarının, şehirlerin, giyim kuşamın, beslenme alışkanlıklarının her geçen gün hızla değişmesine karşın bunların kullanılmasını düzenleyen toplumsal kuralların, ahlak anlayışlarının, hukuk kurallarının bu hızlı değişime anında cevap verememesi çeşitli insan haklan ihlallerine dönüşebilmektedir. İnternet üzerinden işlenen suçlar ya da fikir ve sanat eserlerinin korsan yolla çoğaltılıp dağıtılması bunun tipik örnekleridir.

3. Bilim ve Teknoloji Alanında Sağlanan Gelişmelerin Kontrolsüz Kullanımı
Son yüzyılda bilim ve teknolojideki gelişme baş döndürücü bir hız kazanmıştır. Teknolojik ivmenin itici gücünü ticari rekabet oluşturmaktadır. İnsanların ticari hırsla çevrenin kaynaklarını bilinçsizce yok ederek, geri dönüşü imkânsız çevre felaketlerine yol açacak biçimde teknoloji üretmeleri, büyük çapta insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Gen teknolojisi ve tıp alanında sağlanan gelişmeler kontrolden çıkmaya aday görünmektedir. Üretilen nükleer silahlar dünyayı birkaç defa yok etmeye yetecek büyüklüktedir. Enerji kaynakları hızla tükenmektedir. Küresel ısınma, atmosferde, denizlerde, akarsularda meydana gelen kirlenme yakın bir gelecekte çok büyük felaketlere neden olabilecektir.

4. Bölgeler Arası Kalkınmışlık Farkları
Dünyanın gelişmiş ülkeleri arasındaki rekabet, dünyanın bazı bölgelerinde yaşayan insanları açlık ve felakete sürüklemektedir. Bugün dünyanın bazı ülkelerinde yaşayan insanlar şişmanlıktan şikâyet ederken, bazı bölgelerde yaşayan insanlar açlıktan ölmekte ya da yetersiz ve dengesiz beslenme sonucu sağlıklarını kaybetmekte ve en temel insan hakkı olan yaşama hakkından ve sağlık hakkından bile yararlanama¬maktadırlar.

5. Savaşlar
Savaşlarda geniş çapta insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde devam eden savaşlar ve iç çatışmalar insanların ölmelerine ya da açlık ve kıtlık içinde korku ve panikle yaşamalarına neden olmaktadır.

6. İnsan Hakları İhlallerinde Devletlerin Sorumlu Gösterilmesi
İnsan hakları ihlallerinin gerçek suçlusu olarak devletlerin gösterilmesi insan haklan ihlallerinin önlenmesi önündeki en büyük engellerden biridir. Çünkü sıradan bir kişi dahi, bir başka kişinin haklarını ihlal ederse bunu engellemeyen ya da engelleyemeyen devlet, işlevini yerine getiremediği için sorumluluğu yüklenmiş bulunmaktadır. Devletin sorumluluğu en fazla parasal bir tazminatın mağdura ödenmesi şeklinde olmaktadır. Yurttaşlarının haklarını ihlal etmekten sorumlu tutulan devlet, bunun tazminatını da yine o yurttaşlardan topladığı vergilerle ödemektedir. Bu durumun yok edilmesinin tek çözümü, devlet ile devlet gücünü kullananların birbirinden ayırt edilmesidir. Devletin soyut kavramsallığına sığınarak hukuku çiğnemeyi bahane edinen her kişinin, devlet olarak kabul edilemeyeceği anlaşılır ve devlet adına eylemde bulunanların bir kişi, bir suç faili olarak somutlanmasının önündeki engeller aşılabilirse artık bir tüzel kişi olarak devletin insan hakları ihlallerinin faili ve sorumlusu olarak nitelendirilmesinin de önüne geçilecektir. Böylece insan hakları ihlallerinin önlenmesi ile ilgili büyük gelişmeler sağlanabilecektir.

Ünite 4 : ATATÜRK İNKILABI,İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ
1. KONU
Atatürk İnkılabının Düşünsel Temelleri

1. Aydınlanma Kavramı
Aydınlanma bireylerin yada toplumların günlük yaşamı düzenleyen kuralları, devletin işleyişine ilişkin yapıları akla, özgür düşünceye, eleştiri ve sorgulamaya daya-narak oluşturmalarıdır. Eğer bir toplum akılla değilde dogmalarla ve geçerliliğini yitir¬miş toplumsal kurallarla yönetiliyorsa karanlığın içinde olduğu söylenebilir.
Fransız düşünürü Oguste Comte (Ogüst Komt) insanlığın gelişimi açısından üç evreden bahseder. Bunlar “metafizik evre”, “teolojik evre” ve “pozitif evre”dir. Metafizik evrede insanlar olayları gerçeküstü birtakım olgularla açıklamaya çalışmışlardır. Her şeyde büyülü, tılsımlı bir taraf görmüşlerdir. Teolojik evrede olay¬ları dine dayandırmışlardır. Pozitif evreye ulaştıklarında ise akıl ve deneyle anlamaya çalışmışlardır.

Akıl insanlara doğruyu göstermede yeterli bir kuvvettir. Eğer insanlar akıllarını kullanabilirlerse ulaşacakları tek bir yer vardır. O da gerçek ve doğrudur. Sokrates “aklın yolu birdir” der. Ancak insanlar akıllarını her zaman kendileri kullanmazlar. Çoğu zaman akıllarını otoritelere teslim etmişlerdir. Frances Bacon (Fransız Beykın) bu otoriteleri insan aklının kıramadığı putlara benzetir. Bu putlar aklın doğru çalışmasına engel olur. Aklın doğru çalışmasına engel olan putların çoğu toplumsal değer yargılarından gelir. Toplumca doğru kabul edilen şeyleri hiç düşünmeden peşin bir hükümle kabul etmek insanı yanlışa götürür.

Alman filozofu Kant’a göre aydınlanma insanın aklını kendinin kullanmaya başlamasıdır. İnsan her dönemde aklını kendine rehber yapmamış çoğu defa toplumda hazır bulduğu gelenek, görenek ve dini dogmalara sarılmıştır.

İlk Çağ Yunan düşüncesi, genelde eleştiri, araştırma ve sorgulamaya açık aydınlık bir dönemdi. Bu dönemin ardından gelen Orta Çağda insanlar eleştiri ve sorgulamadan uzaklaşmış bunun yerine dogmalara sarılmışlardır.

Batıda 15. yüzyıldan itibaren Rönesans adı verilen yeni bir dönem ortaya çıkmaya başladı. Rönesans yeniden doğuş demektir. Rönesansla yeniden doğan Antik Çağın eleştirici ve sorgulayıcı tutumudur. Rönesansın etkisiyle Batıda aydınlık bir döneme girildi. Bu aydınlanma 18. yüzyılda en parlak dönemine ulaştı. Aydınlanmanın etkisiyle Batıda toplumsal bir dönüşüm yaşandı. Bilim ve teknolojide baş döndürücü gelişmeler sağlandı. İnsana verilen değer arttı. Siyasal alanda gelişmeler sağlandı. Halk egemenliğine dayalı yönetimler ortaya çıkmaya başladı. Kısaca bu aydınlanmanın etkisiyle Batıda her alanda hızlı bir gelişme yaşandı.

Osmanlı devleti Batı’da Rönesansla başlayan değişimi yeterince takip edememiştir. Batı’nın ürettiği teknik araçları satın alarak kullanmış, Batı’dan teknik elemanlar getirerek çeşitli teknolojik araçların üretimini ülke içinde yapmış ancak teknolojik değişimin alt yapısını oluşturacak zihniyet dönüşümlerini ve bilimsel devrimi gerçekleştirememiştir.

III. Selim dönemi ile başlayan batılılaşma hareketleri sonuçsuz kalmış, sosyal alanda ve devlet sisteminde gerekli değişim sağlanamamıştı.

Osmanlı Devleti başta Batıdaki değişimi yakalayamamak olmak üzere çeşitli nedenlerle 17 yy.dan itibaren bir duraklama ve gerileme döneminin içine girdi. 20 yy. başına kadar sahip olduğu toprakların büyük bir kısmını kaybetti. Katıldığı son büyük savaş olan I. Dünya Savaşı’nda elinde kalan toprakların büyük bir kısmı da işgal edildi. İstanbul’un da düşman tarafından işgal edilmesi, ordunun dağıtılması ve silahlarına el konulmasıyla yapabileceği fazla bir şey kalmamıştı. I. Dünya Savaşı sonrası Anadolu perişan durumda ve halk fakirdi. Ülkede üretim yok denecek kadar azdı. Üretim, ticari faaliyetlerin büyük bir bölümü yabancı azınlıkların elindeydi. İşte böyle bir ortamda Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Anadolu’nun kaderine el koymak üzere Samsun’a çıktı. Atatürk’ün amacı ülkeyi düşmanlardan temizleyerek bağımsızlığı kazanmakla sınırlı değildi. Atatürk ülkeyi bu hale getiren cehaletle de savaşarak ülkeyi aydınlığa kavuşturmak istiyordu.

Atatürk’ün aydınlanma anlayışı Batı medeniyetini örnek alan Türk toplumuna hak ettiği yaşam standardına ve değere ulaştıracak bir toplumsal dönüşümdür. Bu dönüşüm Atatürk inkılabının hareket kaynağıdır. Atatürk “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” diyerek Türk toplumunu çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak için akla ve bilime dayalı bir anlayışın egemen olacağını söylüyordu.

2. Atatürk İnkılabı ve Bu İnkılapla İlgili Kavramlar
Atatürkçülük; fiilen işgal altında bulunan Anadolu topraklarını düşmandan kurtararak bağımsızlığa kavuşturmayı ve bu bağımsızlığı ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda yapılan reformlarla destekleyerek Türk halkını refah ve huzura kavuşturmayı amaçlayan, yıkılmış bir imparatorluktan halkın kayıtsız şartsız egemenliğine dayalı yeni bir ulus devlet yaratmayı ve bu devletin kültürünü çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkartmayı hedefleyen, bunları başarabilmek için aklı, bilimi ve özgür düşünceyi kendine rehber edinen, temeli Atatürk tarafından atılmış olan düşünce sistemidir.
İnkılap (devrim): Bir ülkede belli bir dönemde geçerli olan kuralların zorla ve köklü bir değişikliğe tabi tutularak yerine yenilerinin getirilmesine inkılap (devrim ) adı verilir. Söz gelimi mutlakıyetle yönetilen bir ülkenin yönetim biçiminin zorla değiştirilerek yerine halk egemenliğine dayalı yeni bir yönetim sistemi getirilmesi devrim olarak nitelendirilebilir.
Reform: Bir toplumda toplumsal yapının bütününe dokunmaksızın eskiyen, güncelliğini kaybeden, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyen kurum ve kuralların
düzeltilmesine ve iyileştirilmesine reform denir. Osmanlı Devleti’nde III. Selim döneminde ordunun modernize edilmesi çalışmaları askerlik alanında yapılmış bir reformdur.
Çağdaşlaşma: Çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak ve bunun da ötesine geçmek için yapılan çalışmalara çağdaşlaşma adı verilir.

2. KONU
Atatürk İnkılabının Amaçları ve İlkeleri

1. Atatürk İnkılabının Amaçları
Atatürk İnkılabının öncelikli amacı, vatanın bağımsızlığını ve milletin özgürlüğünü kayıtsız ve koşulsuz bir biçimde gerçekleştirmektir. “Özgürlük benim karakterimdir.” diyen Mustafa Kemal Atatürk, kendini yetiştiren Türk milletinin karakterinin de özgürlük olduğunu biliyordu. Bir konuşmasında Atatürk, “Türk’ün hassasiyeti, izzeti nefsi ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır. Binaenaleyh ya istiklal ya ölüm” diyordu. Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı gün planlarını çok önceden yaptığı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini başlatmıştı.

Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği günlerde yorgun ve yıpranmış Türk milletinin zafere ulaşamayacağını ve kurtuluşun ancak güçlü bir devletin korumasına sığınmakla gerçekleşeceğini düşünen çevreler olmuştu. Atatürk bunlara şiddetle karşı çıkmış ve Misakımillî sınırları içinde vatanın bir ve bölünemez olduğunu, manda ve himayenin kabul edilemez olduğunu söylemiştir.
Atatürk İnkılabının yöneldiği ikinci bir amaç, halkın egemenliğine dayalı bir devlet sistemi kurmaktı.

Atatürk siyasi ve askeri alanda kazanılan bir zaferin, sosyal ve ekonomik alanlarda kazanılan zaferlerle taçlandırılmadıkça kalıcı olmayacağını biliyordu. Bu nedenle çağın gerisinde kalmış kurum ve kuralların ortadan kaldırılarak Türk toplumunun yapısına uygun ve Türk toplumunu çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine taşıyacak yeni kurum ve kuralların oluşturulması gerektiğine inanıyordu.
Atatürk İnkılabı, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda bir toplumsal değişime yöneldi. Cumhuriyet kuruldu. Saltanat ve hilafet kaldırıldı. Laik devlet anlayışı benimsendi. Eğitim ve öğretim alanlarında yeniliklere gidildi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Çok partili siyasal hayata geçiş için çaba harcandı. Ekonomik yatırımlara hız verildi… Kısaca her alanda hızlı bir toplumsal değişme ve çağdaşlaşma hamlesi başlatıldı.

Atatürk büyük güçlüklerle elde edilen barışın kalıcı olmasını istiyor, Türk milletinin yeni acılar yaşamasını istemiyordu. Atatürk “yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek savaşsız bir dünya özlemini dile getiriyordu. İleri görüşlü bir lider olan Atatürk, barışı ve insan haklarını korumada uluslararası toplumun rolünü o günden çok iyi kavramıştı. O zamanda Türk Cumhuriyeti öncülüğünde kurulan uluslararası ittifaklar bunun somut bir göstergesidir.

Yurtta barışın sağlanabilmesi, üniter devlet yapısıyla ve birleştirici-bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışıyla sağlanabilirdi. Bu nedenle Atatürkçülük millet anlayışına büyük önem vermiş ve hiçbir ayrım gözetilmeksizin kendini Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ferdi olarak gören herkesin Türk olduğunu kabul etmiştir.

2. Atatürk İnkılabının İlkeleri
Atatürk İnkılabı, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ve ötesine geçmek için toplumdaki çağın gerisinde kalan bütün kurum ve kuralları ortadan kaldırarak yerine çağın gereklerine ve Türk toplumunun yapısına uygun kurum ve kuralları oluşturmayı amaçlar. Atatürk ilkeleri Türk İnkılabının temel dayanaklarıdır.
Atatürk İnkılabının dayandığı temel ilkeler
* Cumhuriyetçilik,
* Milliyetçilik,
* Halkçılık,
* Devletçilik,
* Laiklik
* İnkılapçılıktır.

1924 Anayasası’nda 5 Şubat 1937 yılında yapılan bir değişiklikle Anayasanın 2. maddesine “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçı’dır”. ifadesi eklenmiştir

3. KONU
Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerinde Demokrasi ve İnsan Hakları

Mustafa Kemal Atatürk konuşmalarında yazılarında ve söyleşilerinde demokrasi ve insan hakları konusuna pek çok defa değinmiştir.

Atatürk egemenliğin halka ait olması gerektiğine inanıyordu. Bir konuşmasında ”Toplumda en yüksek hürriyetin en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve kat’i manasıyla milli egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. Toplumumuzda, devletimizde hürriyet sonsuzdur. Ancak onun hududu, onu sonsuz yapan esasın korunmasıyla mevcut ve çevrilidir.” diyerek bu düşüncesini dile getirmiştir.

Atatürk hürriyetin sınırsız olamayacağını, başkalarına zarar veren düşünce ve davranışların özgürlük olarak değerlendirilemeyeceğine inanıyordu. Bir konuşmasında ”Bir insan, belki kendi arzusiyle şahsi hürriyetini yok etmek ister, fakat bu teşebbüs koca bir milletin hayatına ve hürriyetine zarar verecekse, muazzam ve şerefle dolu bir millet hayatı, bu yüzden sönecekse ve o milletin çocukları ve torunları bu yüzden yok olacaksa bu teşebbüsler hiçbir vakit meşru ve kabule değer olamaz. Ve hele böyle bir hareket hiçbir vakit hürriyet namına müsamaha ile telakki edilemez.” diyerek bu düşüncesini dile getirmiştir.

Atatürk baskıcı yönetim anlayışını reddeden bir devlet adamıdır. Yaşadığı dönemde Batıda çeşitli diktatörler ortaya çıkarken kendisi diktacı anlayışına karşı çıkmıştır. Bir konuşmasında ”Korku üzerine hakimiyet bina edilemez. Toplara istinad eden hakimiyet payidar olmaz. Böyle bir hakimiyet ve diktatörlük ancak ihtilal zuhurunda muvakkat bir zaman için lazım olur.” diyerek bu düşüncesini dile getirmiştir.

Atatürk düşünce ve vicdan hürriyetine büyük önem veren bir devlet adamı ve düşünürdür. Yaptığı bir konuşmasında ”Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre malik olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetlerine maliktir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.”   ”Vicdan hürriyeti, mutlak ve taarruz edilemez, ferdin tabii haklarının en mühimlerinden tanınmalıdır.”  ”Hürriyet, insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir.” diyerek düşünce ve vicdan hürriyetine verdiği önemi dile getirmiştir.

Atatürk bir konuşmasında ”Bu tarif, hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar, bu manada hürriyete, hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan, tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi, mutlak hür değildir; kainatın kanunlarına tabidir. Bu sebeple, insan ilk önce, tabiat içinde, tabiatın kanunlarına, şartlarına, sebeplerine, amillerine bağlıdır. Mesela, dünyaya gelmek veya gelmemek insanın elinde olmamıştır ve değildir. İnsan dünyaya geldikten sonra da, daha ilk anda, tabiatın ve bir çok mahlukların zebunudur. Himaye edilmeye, beslenmeye, bakılmaya, büyütülmeye muhtaçtır.” diyerek hürriyetlerin doğal ve sosyal sınırlarının olduğunu belirtmiştir. Hiçbir hürriyetin sonsuz ve sınırsız olamayacağını ifade etmiştir.

Güncelleme: 26 Kasım 2016 — 15:01

1 yorum

Yorum Yap
  1. Konu anlatımları çok güzel çok açıklıyıcı okurken zevk aldım emeğibize sağlık dil anlatım 7-8 yok bazı dersler yok bu konu çalışmanız varmı şimdiden teşekkür ediyorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Test Çöz | Online Test Çöz | İnteraktif Testler | 2017 testicoz.org | Hakkımızda | İletişim | Kolay Menü | Site Haritası | Gizlilik Politikası | Yasal Uyarı | RSS